BEYLERBEYİ

İSTANBUL’UN TARİHİ SEMTLERİNİ GEZİYORUM ; BEYLERBEYİ

İstanbul her köşesinde bambaşka güzellikle bulabileceğiz bir kent.
Ne kadar gezerseniz gezin her defasında size keşfedecek farklı sunmaya devam ediyor.

Doğma büyüme Ankara’lı ama başka hiç bir yerde yaşamayı düşünmemiş tam bir İstanbul aşığı olarak, çeyrek asıra yaklaşan İstanbul maceramda, adım adım bu şehri keşfetmeye çalışsam da bu güzeller güzeli kent beni sürekli şaşırtmaya devam ediyor.

Aynı zamanda bir de seyahat yazarı olarak, dünyada pek çok ülkeyi gezip yazsam da İstanbul’u tek bir yazıda anlatabilmenin mümkün olmadığına çoktan ikna oldum.

O nedenle bu şehirde gezdiğim her köşeyi youtube kanalımda kısa videolarla anlatmaya karar verdim.

Bugün yolumuz Beylerbeyi ‘ne düştü.

Beylerbeyi, Boğaziçi’nin Anadolu yakasında, Kuzguncuk ile Çengelköy arasında yer alan semt.

Uzun yıllar, iş hayatımında etkisiyle ‘Avrupa yakasından farklı bir yerde oturmam’ diyen ben, bir süredir Anadolu yakasına bu yakanın boğaziçi hattındaki tarihi semtlerine hayranım. Bunun en önemli nedeni elbette İstanbul’un hunharca yok edilmesi ve herşeye rağmen buna direnen o güzel semtleri yok olmadan görebilme anlayabilme isteğim.

Böyle dediğimde Avrupa yakasının halkını yediğim düşünülmesin! Bir Galata’nın ,Beyoğlu’nun Balat ve Karaköy’ün ,Akaretlerin dünyada bir benzeri olmadığını biliyorum.Ancak şairinde dediği gibi ‘huzur birazcık huzur, dileğim budur.

Bu huzur dolu tarihi semtlerin , konumlandırıması içinde yok olmak üzere olan müthiş bir tarih – öyle böyle değil tam bir kültür mozaiği-, hoş sohbet insanları , doğası ve lezzetleri ..İşte bunlar nedeniyle her fırsatta buralara gelip tüm günümü geçiriyorum.

Beylerbeyi’de bunlardan bir tanesi.
Küçücük ama ı ruhundaki elitlik, geçmişin izlerini taşıyan şimdilerde yeme içme mekanı olan yerler.

Buraya geldiğiniz de , sanki zamanda farklı bir sıçrama yaşıyorsunuz.Özellikle Osmanlı döneminde saray yaşamından, halkın büyük çoğunluğunu oluşturan gayri müslüm yaşamlar, kültürler hala canlılığını koruyor.

Aslında bu hissettiğim bir semtin yaşan ruhu biliyorum ancak kendime sürekli bu şehri neden koruyamıyoruz sorusunu sormadan da edemiyorum.

Öyle ki, bildiğim kadarıyla Beylerbeyi sadece Osmanlı’nın değil Doğu Roma ( Bizans) ında en fazla kalıntılarının bulunduğu yermiş.

O zamandan günümüze güzelliği ile dillere destan bu kentte hep saray hanedanı elitistler oturmuş.

Haldun Taner bir yazısında oturduğu bu semt için ‘’Teşrifat Meraklısı, Beyzade Takımının Oturduğu Bir Kibar Semt” olarak tanımlamıştır.

Her ne kadar ben, kişilerin tüm ülke halkına ait sahil boyunu , boğaziçi’ni özel mülk yaptırarak duvarlar ördürerek bencilce kapatmalarına tamamen karşı olsam da Beylerbeyinin tarih boyunca kaderi böyle olmuş.

Beylerbeyi günümüzde de sahilindeki yalıları, sokaklarındaki köşkleri ve bu tarihî yapılarda yaşayan seçkin insanlarıyla, sahil kesimindeki balık restoranlarıyla, Beylerbeyi Sarayı, tarihî Hamîd-i Evvel (Beylerbeyi) ve Abdullah Ağa Camileri ile kuşkusuz, İstanbul’un hala güzel ve elit semtlerinden biri.

Ben bu günübirlik kısa Beylerbeyi gezimde kahvaltı ve yürüyüş yaptım sonrasında müthiş bir galeri ve börekçi keşfettim.
Beylerbeyi semtinin simgesi Beylerbeyi Sarayı’nı da detaylıca gezmek ve yazabilmek için farklı bir güne bıraktım.

İstanbul’un her köşesini seven ancak hala bu güzel tarihi semte gelme fırsatı olmayan herkese videomu izlemeyi öneriyorum.
Yorumlarınızı paylaşmayı unutmayın!

Beylerbeyi’ boğazın en eski ve en güzel semtlerinden biri
Beylerbeyi’nde boğaza ve elbette Avrupa yakası manzarasına karşı çay için

MEDENİYETLER BEŞİĞİNE SEYAHAT

Batman-Hasankeyf-Nusaybin-Midyat-Mardin

Medeniyetin doğduğu topraklara geldim yani Güneydoğu Anadolu’ya.

İşim nedeniyle Türkiye ve dünyanın pek çok farklı yerlerin gidip görme şansım oluyor. Amaç iş olunca o bölgenin insanlarını sadece turistik veya bir gezgin gözüyle değil iş ve ticaretleri yaşama biçimlerini çok daha farklı bir açıdan görebilme ayrıcalığına sahip oluyorum.

Son 2-3 aylık sürede yaşaman pamdemi sürecinde hepimiz evlerde kalıp bir süre seyahatlerimize işlerimize ara vermek veya değiştirip yavaşlatmak zorunda kalsakta hayat devam etti. Kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte bizde gerekli hijyen ve sosyal mesafe kuralları gibi önlemlerimizi alarak maskemizi takıp hayatımızı ve işimizi mümkün olduğunca bu yeni normal düzene uygun bir şekilde seyahatlerimize başladık.

İlk seyahatimiz ise medeniyetlerin doğduğu, insanlık tarihinin tarımın başladığı topraklara oldu yani güneydoğu anadolu’ya.Bu nedenle kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum.

Zira burası insanların ilk defa yerleşik hayata geçiş yaptığı ve akabinde medeniyetler kurduğu yerlerin başında Mezopotamya havzasını teşkil eden Dicle ve Fırat Nehirleri arasında kalan bol alüvyonlu ovalar ve bereketli topraklar geldiği yerler.

Dolayısıyla bu yazımın amacı bu kısa sürede gördüğüm yerleri yeterli bulup bir gezgin gibi anlatmak asla değil. Öyle yapmak herşeyden önce bu bölgeye saygısızlık olur. Çünkü burayı ‘yazabilmek’ için kaliteli ve belli bir zaman geçirmek, bolca insan tanıyıp sohbet etmek , okumak araştırmak lazım.

Bu yazının amacı ise kısacık bir sürede bu toprakların bana hissettirdiği güzellikleri sizinle paylaşmak; Ülkemizin her köşesinin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlamak ,toprağın bereketini verimini gücünü görmenin hiç ama hiç birşeyin yerini tutmayacağını idrak etmek, anadolu insanının o yüce gönüllüğünü görmek, kültür çeşitliği karşısında şaşkına dönmek, o güzel yöresel lezzetleri tatmak misafirperverliğinin sadece bir kelime olmadığını görüp derinliğini bir kez daha anlamak, kısaca tarih,arkeoloji, sosyoloji, jeoloji ,psikoloji herşey ama herşey demek.

Yanıbaşımızdaki savaşlar yıllardır yaşanan terör, siyaset bunların tamamen dışında anlamak lazım bu bölgeyi ancak o zaman bu güzellikleri görebilir ve gereksiz korkularımızın üstesinden gelebiliriz.

Yıllar önce yine önce Diyarbakır ve sonrasında Rize’ye kadar devam eden iş seyahatim için gelmiştim Türkiye’nin doğusuna o zamanda yakınlarımda Nepal’e Bhutan’a gidip Diyarbakırı görmekten çekindiklerini söylüyorlardı bugün yine pek değişen birşey yok .Bir de üstüne pandemi eklenince yolculuk nedeniyle pek çok ‘eminmisin?’ soruna maruz kaldım hatta kararımdan şüphe duyduğum oldu ama şu an tüm içtenliğimle iyi ki gitmişim oralara diyorum. Şehirler gayet güvenli, zira terör zaten en güvenli yerleri hedef alarak bunu kırmak istiyor.

Sadece elbette terör değil pandemi nedeniyle hijyen ve fiziksel mesafe ve maske takma önlemleri otel ve restoranlarda hayli ciddi şekilde uygulanıyor. Maalesef halen belli yerler açılmış değil,ancak bu bölgeye özgü bir durum değil dünyada durum böyle.

Örneğin ilk kez gitme şansı bulduğum BATMAN’a şehir gayet güvenli, gece geç saate kadar Batman’da otelimizin bulunduğu şehrin en merkezi caddesi olan Atatürk Bulvarında gece kadın, erkek,aile dileyen herkes dilediğince rahatlıkla gezebiliyor.

Ancak buna rağmen Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Diyarbakır, Mardin ve Siirt‘in arasında kalmış bu güzide şehrimiz hadi tur yapalım denildiğinde nedense çoğu kişinin pek de aklına gelmiyor.

Oysa Kuzey Mezopotamya’yı sulayarak geçen Dicle Nehri ve onun yan kolları olan iki büyük nehir konumundaki Batman ve Garzan çaylarının Batman il sınırları içinde akması ve her üç nehrin Batman’daki toplam 200 Km. uzunlukta olması, tarihi süreç içinde Batman’a büyük avantajlar sağlamış. Özellikle bu nehirlerin akış güzergâhı olan Dicle Vadisi, Garzan Vadisi ve Sason Vadisinde çok zengin bir tarihi doku mevcut. Bu vadilerde akan nehirlerin kıyısındaki yerleşimin tarihi, Neolitik (Yontma Taş Devri) döneme dayandığı biliniyor.

Batman’ın şehir olması yeni olsa da tarihi Milattan Önce 5. yüzyıla, Medler‘e kadar uzanıyor. Güney Doğu Anadolu’nun bu yeni kentinin adı hakkında çeşitli rivayetler var. Bunlardan birine göre şehrin eski adı Medler zamanında Ela Khan imiş. Bu zamanla Batman’a dönüşmüş. Bunun gibi pek çok başka rivayette var ancak kesin olan şu ki ne kadar geriye gidersek gidelim Batman ismi kah şehir kah bölge adıyla tarihte bugünkü bulunduğu konumda hep var olmuş.

BATMAN

1940 lı yılların başına kadar İluh ismiyle bilinen bir köy iken bu tarihten sonra Raman Dağları’nda petrol bulunması ile şehrin talihi değişmiş. Günümüzde bir okul olarak kabul edilen Batman Petrol Rafinerisi 1955 yılında kurulmuş. Petrolün bu bölgede bulunmasınında etkisiyle 1990 yılında Siirt’in Sason, Kozluk, Beşiri, Mardin’in de Hasankeyf ve Gercüş ilçeleri Batman merkeze bağlanmış ve Batman Türkiye’nin 72. ili olmuş.

Haydarpaşa–Kurtalan demiryolu 1944 yılında Batmana ulaşarak Kurtalan’a doğru uzantısına devam etmekte.

1954 yılında Batmanda hava alanı açılmış. Bu havaalanı dünyanın en kötü havaalanlarından bir seçilince hemen harekete geçilmiş be yeni bir havalimanı yapılmış.Yeni havalimanı çok rahat, modern, kullanışlı bir havalimanı olmuş biz çok beğendik.

Ekonomiden Sorumlu Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Ölümsüzlük Odası ile Contemporary İstanbul’da adını sıkça duyduğumuz ünlü sanatçımız Ahmet Güneştekin, 100 metre Yıldızlar Dünya Şampiyonumuz Mizgin Ay Batman’ın yetiştirdiği ünlü isimler olarak ilk akla gelenler oluyor. 

Grand Hasankeyf Hotel

Batman’da konakladığımız otel şu an bölge’nin en iyilerinden Grand Hasankeyf Hotel’di .Konumu,ekibi, odaları,restoranı, Cafesi ile çok iyi bir oteldi.Ekibin güleryüzlüğü ve pandemi sonrası hijyen kurallarına titizlikle uyulması dikkat çekiciydi biz çok beğendik bu nedenle gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

Sabah kahvaltımızı otelde aldık .Öğlen yemeğimizi ‘Dedeman Restoran’ akşam yemeğimizi ise inanılmaz konumuyla mutlaka gidip görün diye önereceğim ZİYADE ET LOKANTASI’nda yedik. Bölge elbette et restoranları ile ünlü Kavurma ve Karışık Izgara vazgeçilmez lezzetlerden

Ziyade Et Lokantası

Bölgede nerede yerseniz yiyin heryer çok iyi bölgenin gastronomisi yöresel lezzetleri harika,fakat belirtmem gerekirse bizim için seçilen bu iki restoranın üstüne de yok.

Tatlıda ise önerim bol sütlü soğuk baklava ve Künefe.Burada en meşhur olan ‘Sadık Künefe’de tatlı yemek.Bize bu kez kısmet olamadı ,biz soğuk baklavamızı otelimizin cafesinde yedik oradaki lezzette muhteşemdi.Kahve ve çaylarda harika.Kısaca Batman gastronomi anlamında da oldukça iyi.

RAMAN DAĞI

Batman şehri ve çevresinde o kadar fazla görülmeye değer yer var ki ,özellikle petrol’ün bulunmasıyla diğer şehirlerden kendini açık ara öne çıkartan Batman şehrini gezerken bizim içinde ilk durak Raman Dağı’ndaki bulunan ilk petrol kuyusu ‘emektar’ oldu.

İlk Petrol Kuyusu Emektar ve biz

Burada birçok yerde atbaşı adı verilen aletler kuyulardan petrol çıkartıyor. Görüntüleri at başını andırdığı için bu at verilmiş. Şehrin zenginliğinin kaynağı da onlar. Ege’de birçok yerde rüzgar gülü görürsünüz, Batman’da Raman Bölgesi’nde de birçok yerde atbaşları…

Burada kısa bir fotoğraf molası sonrasında Hasankeyf’e uğradık.

HASANKEYF

Tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmeyen Hasankeyf’in tarihinin 12 bin yıl önceye kadar dayandığı tahmin ediliyor. Yani neredeyse Şanlıurfa’daki Göbeklitepe ile yarışacak boyutta bir tarih. Burada Bizans, Sasani, Artuklular, Emeviler, Abbasiler, Hamdani, Mervani, Eyyubi ve Osmanlı gibi birçok medeniyet hüküm sürmüş. Şehir altın çağını ise Artuklular döneminde yaşamış.

Hasankeyf (Yeni)

12 bin yıla yakındır onca savaş ve doğal afete direnen bu eşsiz tarihi şehir, bir baraj gölüne direnememiş ve Ilıca Barajı çalışmaları nedeniyle bu şehir maalesef sular altında kalmış.

Şehri kurtarmak için halk çok çalışmış, ancak yinede barajın yapılmasının önüne geçilememiş. Hasankeyf sular altında kalmadan önce bazı önemli eserleri Yeni Hasankeyf denilen bölgeye taşındı.Burası eski yerleşimden yaklaşık 3 km uzaklıkta bir yer.

Hasankeyf (yeni)
Hasankeyf(yeni)

Yeni Hasankeyf’e Artuklu Hamamı, İmam Abdullah Zaviyesi ve Zeynel Bey Türbesi taşınmış. Ayrıca 611 yıllık Sultan Süleyman Camii minaresinin taşınması gerçekleşmiş. Kayaların aşınması ile oluşmuş 6 bine yakın mağara sular altında kalmış bu mağaralarda yaşayan insanlar varmış ve sanırım bu halkın yerleşmesi için yeni evler yapılmış.

Bu seyahatimde beni en fazla etkileyen yer elbette Hasankeyfin bu içler acıtan durumu oldu.

Öncelikle eski halini keşke daha önce gelip görebilseydim diye düşündüm ancak bölge halkının Hasankeyfi tüm yapılan çabalara rağmen kurtaramadıkları için gözlerinde gördüğüm dile getirdikleri derin üzüntü ve bölgenin eski halini gösteren fotoğraflar iyi kide görmemişim bu halini görmeye dayanamazdım düşüncesine beni sürükledi.

Hasankeyf (yeni)

Böylesine tarihi bir değerin bölge halkının hatta ülke halkının çabasına rağmen yok edilmesi gerçekten inanılır gibi değil.Yürek dayanmıyor

Yeni Hasankeyf te pek keyif almadan çevreyi gezdikten sonra, bölgedeki turistik işletmelerden açık olan tek mekana oturduk çaylarımızı içerken sohbet ettik.Hasankeyfin eski halini dinledik ve pandeminin olumsuz etkileri nedeniyle sezonu hala açamamamalarına ve kısıtlı olanaklarına rağmen harikulade bir misafirperverlikle karşılanıp uğurlandık.

Umarım bir sonraki gelişimizde çok daha neşeli yüzler bolca turist görebiliriz.

GERCÜŞ İLÇESİ

Yola çıktıktan kısa bir süre sonra Gercüş Ayrancı geçidinde bir mola verdik. Gercüş Ovası manzaralı bir yol üstü durağında durduk. Burada durma nedenimiz adından da belli olduğu gibi ayranı ile meşhur Ayrancı geçidinde ayran içmekti. Biz manzaralı yerde durduk ama asıl meşhur olan onun biraz ilerisinde manzarasız olan imiş. Bizlere bu güzel seyahatte hem ev sahipliği hem rehberlik eden Nasrettin bey’in anlattığına göre bu ayranı meşhur eden kişi önce gezerek sonra at sırtında sonrasında da bu mekanı açarak bu ayranı meşhur etmiş.Sonra ayran o kadar meşhur olmuş ki bölgeye ismini de vermiş.

Ayranın özelliği yayıkta yapılması ve bence elbette sunumu ve elbette lezzeti.

Bu arada manzara harika göz alabildiğince üzüm bağları ..

Meşhur Gercüş Ayranı ve muhteşem manzara

Ayran molası sonrası ilk olarak Gercüş merkezden geçtik.

Buraya Ağalar şehride deniyormuş. Neden böyle denildiği gelin Nasreddin beyden dinleyelim;

Batman ve çevresinde görülmesi gereken yerler :Raman Dağı, Hasankeyf, Gercüş kırsalı Gercüş Ayrancı Geçidi, Kasimiye Medresesi,Osmanlı Konağı, Mardin Ulu Camii, Dara Antik Kenti, Zindan, Midyat, Nusaybin, Beyazsu

Malabadi Köprüsü (Batman Köprüsü),, Kantar Köprüsü, Yeni Hasankeyf (İmam Abdullah Efendi Türbesi, Zeynel Bey Türbesi)

Batman’dan Mardin’e yaklaşık 150 km bir mesafe söz konusu.

Gercüş Ayrancı Geçidi’nde ayran molasından sonra Mardin il sınırına giriş yaptık. Burada ilk olarak Midyat’tan geçtik.

MİDYAT

Midyat’a yol üzerinde kısaca uğradık.

Bu kısa gezimizde bile çok beğendiğim yerlerden biri oldu.

Midyat pek çok filmde mekan olarak kullanılan evlere sahip yine mimarisi harika bir yer. Dinlerin ve dillerin birleşme noktası,”Gelen ağlar giden ağlar” sloganı ile adeta özdeşleşen bu eşsiz yerde bize küçük rehberimiz eşlik etti.

Meşhur telkari işçiliğini görmek için çarşıların olduğu yerleri gezmek istedik ancak pandemi nedeniyle kapalıydı. Testicilik, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk, gümüşçülük (telkâri), iğne oyası, Midyat el nakışı, tohum iğnesi, yorgancılık, oyacılık, boyacılık (sibbeğ), dericilik (debbağ), sabunculuk, dokumacılık, şalüşapik (özel bir kumaş dokumasıdır), kilimcilik, halıcılık (yün ve ipek), semercilik, keçecilik, tahta oymacılığı (kakmacılık), sedef işlemeciliği, halburculuk (gürgen ağacı işlemeciliği) ve taş oymacılığı gibi yöreye has el sanatları eski çağlardan beri yapılıyor. Buraya kadar gelipte telkari gümüş işlemesi satın almadan dönmeyin!

Bu kadar güzel telkari işlemeviliğinin olduğu yerde elbette ufak bir hediye almadan dönmedim.Midyatı gezmek

MİDYAT

Açıkçası burada Midyat Eski Kenti ve Mor Gabriel Manastırı‘nı gezmeden dönmemek lazım. Mor Gabriel Kilisesi de saat 17 oldu mu kapanıyormuş.

Biz pandemi nedeniyle yanlızca meydanı ve sokakları gezdik.Bolca fotoğraf çektik.

BEYAZSU

Nusaybin’den Midyat’a doğru yönelince yol üstünde Nusaybin ile Midyat arasında Midyat’a daha yakın bölgede Beyazsu Deresi Nusaybin’e doğru akıyor. Bu dere çevresinde yer alan mesire yerleri özellikle yaz aylarında tıklım tıklım oluyor ve yer bulmak çok zor oluyormuş.

Biz geldiğimizde ise biraz hafta içi olması birazda Pandemi nedeniyle oldukça sakindi ve tabiki bu nedenle biz doyasıya keyfini çıkarttık.Ayaklarımızı derede ıslattık bölgedeki gezer şarkıcılardan unutulmaz şarkılar dinleyip yemek yedik.

Beyazsu
Beyazsu

Burası bölgede çölde vaha gibi bir yer. 

MARDİN

Gerçek anlamda medeniyetlerin buluştuğu yer Mardin.

Benim en fazla görmek istediğim daha önce bir türlü kısmet olmayan bu dillere destan şehir Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Süryani’si hepsinin bir arada yaşadığı bir mozaik.

MARDİN

Tam anlamıyla müze şehir Mardin.

Elbette eski Mardin’den bahsediyorum .Burada gezilecek çok yer görülecek çok şey tadılacak çok lezzet var.

Mardin’de mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken yerler Deyr-ül Zafaran Süryani Kadim Manastırı, Dara’da antik kent kalıntılarının olduğu alanlar Kasımiye Medresesi, Mardin Müzesi, Sanat sokağı, Kırklar ve Protestan Kiliseleri, Latifiye Camii, Gazi Paşa ilkokulu, Eski Adliye Sarayı, Ulu Camii, Revaklı çarşı, Marangozlar kahvehanesi, Postane Binası (eski Mardin konağı) ve Sakıp Sabancı Kent Tarihi Müzesi olarak sıralanabilir.

MARDİN

İpek Yolu güzergahında olan Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bu il

‘Gece bir gerdanlık’ gibi görünüyor. Camiileri, kiliseleri, mimarisi, ovaları ile taş diyarların şehri.

Mardin’in damak zevki acıdan yana ve yemek kültürü ise bir hayli zengin.Yöreye has baharatlar kullanılarak yapılan geleneksel yemekleri; ikbebet (içli köfte), semburek, ırok, kibe, kitel raha, kuzu çevirme, kaburga, lebeniyye ve zerde burada mutlaka tatmanız gereken lezzetlerden.Biz Hurmalı Mardin Çöreğini inanılmaz Mardin manzarasında çay eşliğinde Seyr-i Mardin Restoranda yedik.

MARDİN

Evet, bu kısa ama büyüleyici seyahatimiz Mardin’de sona erdi.

Seyahatimizin sonunda hepimizin ortak fikri bu bölgeyi bu eşsiz tarihi, kültürü yaşamadan gezip görmeden lezzetleri tatmadan Türkiyeyi gezdim demek anlamsuz olur.Anadolu eşsiz bir coğrafya ve bunu hepimizin görüp yaşaması çok önemli.

Bu bölgeye en kısa sürede tekrar gelip daha detaylı gezeceğim ve elbette yazacağım.

Bu seyahatimin videosunu Youtube sayfamdan izleyebilirsiniz

Nermin Yurtoğlu

BİR OKYANUS,YÜZLERCE ADA, BİNLERCE MUTLULUK: MALDİVLER

Hayat bir yolculuk ve bu yolculukta karşılaşacağınız süprizler bazen sizin hayal bile edebileceklerinizin çok ötesine geçebiliyor.

 Anantara Hotels Nermin Yurtoğlu

Anantara Naladhu Private Island

 

Bu kez hayatın bana sunduğu en güzel süprizlerden biri, dünya’nın en özel tatil destinasyonlarından biri olan Maldiv adalarına ve yine dünya’nın en iyilerinden olan Anantara otellerine gerçekleştirdiğim rüya seyahat oldu ve bu seyahati bir solo tatilci, bir otel profesyoneli ve de bir seyahat yazarı gözüyle aktaracağım.

Safir mavisi deniz, pudra beyazı kum adacıkları

Hem de alabildiğine..

Sanırım uçakla süzülürken gözlerimin gördüğünü en iyi bu şekilde tanımlayabilirim;

 

Yani Maldiv adalarını.

 

Maldive Adaları -Qatar Havayolları

Maldivler, resmî adıyla Maldiv Cumhuriyeti, Hint okyanusunda 26 farklı atoll’de ( mercan kayalıkları kum adacıkları topluluğu ) yer alan 1.192 adadan oluşan bir devlet. Hindistan’ın güneyinde ve Sri Lanka’nın yaklaşık 750 kilometre güneybatısında yer alıyor.

 

Maldiv adalarının çoğunluğunun volkanik patlamalar tarafından oluştuğu varsayılıyor.

Eğer Maldivleri henüz görmediyseniz elinizi çabuk tutmanızda fayda var çünkü yakın gelecekte adaların sular altında kalarak yok olacağı söyleniyor.

Bununda en büyük nedenlerinden biri olarak iklim değişikliği gösteriliyor nitekim iklimin ısınması adanın temel jeolojik yapısını oluşturan mercan dokusu için en büyük tehlike.

 

Müslüman olan ada halkının geçim kaynağı balıkçılık. Ada halkı oldukça sıcak kanlı ve yardımsever. Ada’nın resmi dili Dhiveli olarak belirtilsede adalarda ağırlıklı olarak ingilizce konuşuluyor.

Maldivlerde adalar ikiye ayrılıyor. Yerel halkın yaşadığı adalar ve resort adalar.. Dhagathi ve Himmafushi balıkçı adaları diğerlerinde ise yaşam turistik resortlar olarak kurgulanmış.Resort adalar, etrafını en fazla yarım saatte gezebileceğiniz büyüklükteki kara parçaları. Her adanın üzerinde bir resort otel olduğunu düşünebilirsiniz.

Bu şekilde yüz civarında ada var Maldiv’lerde. Üzerinde hiç hayat olmayan adalarda var ancak bu adalar yine resortlar tarafından piknik gibi etkinlikler için kullanılıyor

 

Maldiv’lerde hava sıcaklığı tüm yıl stabil olsada tropik bir iklime ve Hindistan’a olan yakınlığından dolayı muson yağmurlarından etkilendiğini göz önünde bulundurarak seyahat etmek isteyenler için için en iyi dönemin Kasım dan Nisan ayına kadar olan aylar olduğunu belirteyim..

 

Maldivler , Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor pasaportunuzun olması yeterli. Vize almanın ne kadar sıkıcı ve pahalı bir süreç olduğunu düşünürsek bu tek başına bile gitmek için iyi bir neden.Maldivler ile aramızda 2 saat fark var . Türkiye 2 saat geride.

 

Ulaşımda konfor önemli

Maldivlere ulaşım için belli başlı havayolları mevcut. Benim tercihim geniş koltuk avantajı, servisi ile çok kez yılın ödüllü havayolu seçilen Qatar Havayolları ile oldu.

 

Qatar Havayolları

 

Qatar Havayolları Maldivler destinasyonunda çok güçlü ve ekibide muhteşem!

Biletimin rezervasyon aşamasından itibaren Qatar havayolları ofis ekibinden uçağın içindeki ekibe kadar herkes inanılmaz derecede hızlı ve güzleryüzlü. Çok iyi bir hizmet aldığımı belirtmeliyim.

Qatar Havayolları ile uçarken uçağın içinde Süper Wi-Fi hizmeti olmasıda Qatar markasını diğer havayolu şirketlerinin bir adım önüne taşımış çok yerinde bir hizmet olmuş öyleki yolculuk nasıl geçti anlamadım. İnterenet bağlandım mesajlarıma baktım instagrama fotoğraf yükledim. Qatar Havayollarını bu hizmeti için özellikle tebrik ediyorum.

Uçak içinde sunulan menüler lezzet ve çeşitlilik bakımından diğer uluslararası havayolu firmalarında göremeyeceğiniz kadar iyi.

 Ayrıca Qatar Havayollarının uçuş saatleri ve Sabiha Gökçen ‘den uçuşun bulunması nedeniyle de avantajlı .

Qatar Havayolları 4 saatlik Istanbul-Doha uçuşu ardından 1 saat 20 dakikalık kısa bir beklemenin ardından 4 saat 30 dakikalık Doha – Male uçuşu ile Maldivlere ulaşmanızı sağlıyor.

Doha Havalimanı

 

Doha Havalimanı

CENNETE VARIŞ

 Maldiv havalimanı

Male havaalanına indiğiniz anda hangi mevsimden hangi ülkeden gelirseniz gelenin o tropik tatil havası sizi hemen kucaklıyor. Yorgunluk diye birşeyiniz kalmıyor heyecanınız artıyor ve yüzünüzde kocaman bir gülümseme beliriyor.

Lüks, konfor ve sadeliğin buluştuğu müthiş bir marka ; Anantara Hotels, Resorts& Spas…

 

Anantara Hotels Resorts & Spas

5 gün sürecek olan Maldiv seyahatimde, dünyanın en iyi otel zinciri olarak kabul edilen bol ödüllü Anantara zincirine bağlı lüks otellerde konaklayacağım.

ilk durağım Naladhu Private Island olacak . Naladhu’da konaklarken zincirin diğer 2 oteli olan Anantara Dhigu ve Anantara Veli’yi de görebileceğim.

Sonrasında ise deniz uçağı ile Anantara Kihavah’a geçeceğim.

Male havalimanında valizlerimi aldıktan sonra çıkışta Naladhu Private Island ‘tan beni karşılayacak birini arıyorum ve karşımda elinde ismim yazılı bir karılama panosu ve sıcacık bir gülümseme ile ‘Maldivlere ve Anantara Naladhu Private Island ‘a hoşgeldiniz diye bekleyen bir görevli belirleniyor. Birlikte havalanı içinde otel misafirleri için özel olarak ayrılan özel bir lounge’una alınıyorum.

Burada otel ile ilgili bilgilendirme alıyorum, wi-fi şifresinden bundan sonraki süreçte neler yapacağımızla ilgili ne gerekiyorsa herşeyin cevabını burada alıyor otele gitmek için yola koyuluyoruz.

Benimle birlikte lounge ta bekleyen farklı misafirlerde var.

 

10-15 dakika sonra hep birlikte havaalanından çıkıyoruz. Ve otelimize transferimizi sağlayacak yine otele ait tekneye geçiyoruz.

 

Oldukça lüks bir sürat teknesinde yine sıcacık ve huzur dolu bir hoşgeldiniz beraberinde serinlemek için sunulan ıslak havlu ve su ile karşılanıyoruz. Tekne ile Male den ayrılılıp otele doğru yola çıkıyoruz. Ancak tekne o kadar hızlı ki ayakta ve güvertede durabilmek mümkün değil ve bu sırada ilginç bir şey oluyor:yağmur başlıyor.

 

Şaka değil Maldiv’lere geldiğim ilk gün yağmur yağıyor! Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum ama yine de üzerinde fazla düşünmeden her haliyle seyahatimin ilk günün keyfini çıkartmak istiyorum.

 

Anantara Naladhu Private Island

Misafir Karşılama

 

Tekne ile en fazla yarım saat süren bir yolculukla otelimiziniskelesine ulaşıyoruz.

Burada her bir misafire özel yapılan müthiş bir karşılama ritüeli söz konusu. Resort Müdürü ve tüm ekip yöresel müzik ve alkışlarla sizi karşılıyorlar, ve odanıza kadar kadar yollarınıza güller döküyorlar!

 

 

 

En güzel ada ; NALADHU PRIVATE ISLAND

Cennetin ortasında özel bir yer burası. Adım attığınız ilk andan itibaren isminin anlamının neden ‘ güzel küçük ada’ demek olduğunu da anlıyorsunuz.

Güney Male Atoll bölgesinde bulunuyor. Avrupalı lüks segment turistin ilgi gösteriği bir bölgede.

Dünya’nın en iyi oteller zincirlerinden olan Anantara grubuna bağlı 6 yıldızlı Naladhu Private Island’da koloni stiliyle dekore edilmiş sadece 19 özel havuzlu villa ( villalar Beach ve Ocean olarak ayrılıyor) bulunuyor. 24 saat House Master yani buttler hizmeti , özel yemek ve kişiye özel spa hizmeti , cooking class, yoga ve meditasyon ilk göze çarpan ayrıcalıklarından.

Tabiki muhteşem villanızdan çıkmak isterseniz.

 

House Master’ım Aslaam konaklayacağım villa’ya kadar eşlik ederek villa hakkında kısa bir bilgilendirme yapıyor.

Anantara Naladhu Private Island Ocean View Villa

Otelde resepsiyon ve C/In işlemi gibi prosedürler yok .Konakladığım sürece hemen her konuda bana yardımcı olmak üzere House Master Aslaam’a ulaşabilmem için bir cep telefonum var.

Ocean view villa hem sade hem konforlu hem de doğaya uyumlu. Etrafta gözünüzü rahatsız edecek hiçbir şey yok gözünüzü yoracak şatafatta.

 

NY&Co Anantara Programı

Anantara Naladhu Private Island

 

Ashaam dinlenmem için odadan ayrılıyor ve bende kendimi villamdaki sonsuzluk havuzuna atarak atıyorum. Karşıda okyanus var. Müthiş bir duygu.

Maldivlere gelmişken elbette o akvaryum gibi turkuaz denize girmeden olmaz . Villanın bir tarafı okyanusa bakıyor. Diğer tarafta ise kısa bir path way le yine villaya özel sahil, şezlonglar ve özel kabin bulunuyor. 

Naladhu Private Island’ta konaklayan ‘seçkin’ misafirler diledikleri zaman yine Anantara grubuna bağlı Anantara Dhigu ve Anantara Veli resortlarına geçip oradaki aktivitelerden de faydalanabiliyorlar. Ancak bu diğer adalarda konaklayan misafirler için geçerli değil sadece Naladhu’nun seçkin misafirlerine sağlanan bir ayrıcalık.

 

Ben iş amaçlı bir ziyaret gerçekleştiriyorum ve bu nedenle kısa sürede bu özel oteli ve gruba bağlı diğer 2 kardeş oteli görebilmem ve aynı zamanda sunulan özel hizmetlerden de faydalanabilmem için müthiş bir program hazırlanmış.

 

Geldiğim gün odamın keyfini çıkartmam ve birazda dinlenebilmem için akşama kadar müsaitliğim var ancak akşam itibariyle müthiş program başlıyor.

Akşam Sea.Fire.Salt restoranda yemeğe davet ediliyorum.

 

Sea.Fire.Salt Anantara Dhigu ‘de bulunuyor. Trip Advisor gibi yorum siteelrinde bölgenin en iyi restoranı olarak 1. sırada yer alıyor.

 

Otele ait tekne ile 3 -4 dakikada restoranın bulunduğu yere geçiyoruz.

Ortam menü, servis gerçekten müthiş!

 

Naladhu Private Island, 3 yıldır Hint Okyanusundaki en iyi resort’u ünvanına sahip aynı zamanda lüks seyahat mecrası Conde Nast okuyucuları tarafından 2019 yılında dünyanın en iyi 10 resort’undan biri seçiliyor.

 Cennette kahvaltı

Anantara Naladhu Private Island

Anantara Dhigu Maldives, Balayı adası olarak bilinen Maldivlerde ailelerinde unutulmaz bir tatil geçirebileceklerini gösteren harika bir yer.

 

Oldukça da büyük zaten 110 beach villanın konumlanması ve oldukça uzun bir bir resort olması nedeniyle Dhigu adını almış.

Lüks villalar ve bozulmamış doğa safir renkte bir denizin yanısıra aileler , arkadaş grupları için müthiş olanaklar sunuyor.

Surf okulu, aquafanatic su sporları merkezi,elbette dalış merkezi inanılmaz. Maldivlerin zararsız köpekbalıklarını gözlemleyebileceğiniz şnorkel dalış imkanı harika.

Çocuklar için babysitting hizmeti çocuk kulübü,villalarınızın önünde sizi bekleyen bisikletlerinize kadar herşey düşünülmüş.

Anantara Dhigu’da 9 farklı restoran bulunuyor.

 

Anantara Veli Maldives, Balayı ve özel kutlamalar için gelecek olan çiftleri bekleyen yine ‘adult only’ bir resort.

 

67 adet ‘Over Water’ ve de ‘ Beachfront ‘ Bungalow bulunuyor.

Açık hava sinemasından, Coral adoption (Mercan sahiplenme) programına , yine Anantara markasına ait 18 metrelik yat kiralayarak çevreyi gezme aktivistesinden, Yoga meditasyona , Sundari ayurvedik spa ‘ya kadar çok özel hizmetler sunan bir yer burası.

 

 

Maldiv’lerde gün batımında FISHING,

 

Anantara ‘da konaklamanız süresince özel hazırlanan pek çok aktivitelerede katılma ve deneyimleme şansınız oluyor.

 

Bunlardan biride fishing,

 

Otele ait tekneyle birlikte açılıp profesyonel balıkçılarla Hint Okyanusunda oltalarla balık avlayabiliyorsunuz.

Sadece fishing değil okyanusa açılırken gördüğünüz müthiş doğa, gün batımı , ve elbette tutkunlarının çok iyi bildiği oltanın belık beklerken verdiği huzur stresten uzaklaşma o kadar güzel tecrübeler ki..

Tekne de benimle birlikte otelde konaklayan misafirlerde vardı. Herkes günün sonunda birşeyler yakaladı ben de öyle ancak bunun sadece eğlence olarak kalmasını istediğimden yakaladığım balıkları anında okyanusa yani yuvalarına geri gönderdim.

 

Doğum günü kutlamaları başlasın!

 Anantara seyahatimi benim için unutulmaz kılan unsurlardan biri de doğum günüm olan 12 Kasım’da bu cennet gibi adada olmak oldu.

 

Haliyle burası en iyi hizmeti sunan misafirleri merkeze alarak onların mutlu olması için herşeyi her türlü ayrıntısına kadar düşünen bir hizmet anlayışı söz konusu olunca yapılan süprizler, kutlamalar benim için yeni yaşıma harika bir giriş yapmama neden oldu.

 

İlk kutlama Anantara Naladhu Private Island’da bembeyaz kumların üzerinde hazırlanan oldukça romantik bir masada yapılan kutlamaydı. Odaya girdiğimdeki süpriz ise oldukça ince düşünülmüştü.

 

 

ANANTARA KIHAVAH

 

Anantara NaladhuPrivate Island’ta rüya gibi geçen 2 gecenin ardından , Baa Atoll’da yer alan Anantara Khiavah’a geçiyorum.

Deniz uçağına yıllar önce Bali adasından Mojo adasına geçerken binmiştim. Korkunç olduğunu düşünen var mı bilemiyorum ancak ben tecrübeli olduğum için heyecanla bekliyorum çünkü bence deniz uçağı harika bir deneyim.

 

Ancak buradaki kadar özel bir hizmet alacağımı gerçekten bilmiyordum.

Anantara Kihavah Maldives

 

Maldive airlines’a ait deniz uçağı için Male’den özel bir araçla uçağın kalkış yapacağı alana geliyoruz. Burada yine Anantara Kihavah’a ait özel VIP launch’ta beklemeye alınıyoruz. Uçağımız geliyor ve müthiş bir manzara eşliğinde uçağın penceresine yapışmı olarak sürenin ne kadar hızlı geçtiğini anlamadan yaklaşık 45 dakika süren bir yolculukla bu çok özel resort adanın yakınına iniyoruz.Uçak tesise tam olarak yaklaşmıyor .Buradan yine tekne ile adaya ulaşıyoruz.

 

 

Adaya Varış

 

Anantara Kihavah’a gelişte yine müthiş bir karşılama bizleri bekliyor.

 

Anantara Kihavah, UNESCO tarafından koruma altına alınan Biyosfer rezerve üzerinde bulunuyor. Yani konumu ve doğası itibariyle oldukça önemli bir yerde bulunuyor.

 

Adaya ulaştıktan sonra konaklayacağım villaya bugyy ile Home Master’ım ile birlikte gidiyoruz.Bu arada bana çevre ve resort ile ilgili kısa bilgiler veriyor.

Villa’ya geldiğimizde yine beni harika bir süpriz bekliyor.

 

House Master’ım ile konaklayacağım 3 gün boyunca bana özel hazırlanan programın üzerinden geçiyoruz. Program harika görünüyor.

Biraz dinleniyorum ve akşam otel ekibiyle konaklayan misafirlere özel verilen davete katılmak için hazırlanıyorum.

 

Davet Sky Bar da veriliyor.

Manzara ve ikramlar müthiş. Mekan gerek mimarisi ,konumu ile müthiş.

Bu müthiş ‘karşılama’ sonrası, cennetten gökyüzüne açılıyor, programımda gördüğüm andan itibaren çılgınca merak ettiğim ‘stargazing with the SkyGuru at the overwater observatory ‘ bölümüne geçiyoruz.

 

Siz de ilk okuduğunuzda benim kadar şaşırdığınıza eminim!

Evet, Anantara Khivah ta Maldivlerin ilk su üstü rasathanesi ( over water observatory) var ve bölgenin en güçlü teleskopu ile gökyüzünü gözlemleyebiliyorsunuz.

 

 

Tamda dolunay’ın olduğu bu akşam Sky Guru ‘ bize galaksimiz, diğer galaksiler evrendeki durumumuz ışık yılı , derken müthiş bir sohbet ile birlikte teleskop’un olduğu odaya davet ediyor. Öncelikle Dolunay’ı ve yıldızları gözlemliyoruz.

 

Bu deneyim Maldiv’lerde başka hiç bir resort adada yaşayabileceğiniz birey değil. Müthiş! Hepimiz merakla saatlerce sorular soruyor gökyüzünü keşfe koyuluyoruz. En son ne zaman bu kadar heyencanlanmıştım hatırlamıyorum!

Anantara’da olamaz diye birşey yok herşey mümkün!

Sky Guru ile Dolunay’ı gözlemliyoruz

 

 

Bu büyüleyici deneyimin ardından özel olarak verilen yemek daveti için FIRE restorana geçiyorum.

 

Balance Wellness

 

 

Ertesi sabah hafif ve sağlıklı bir kahvaltı sonrası, Anantara zincirinin yine bolca ödüllü Wellness markası ‘Balance‘ a tabiri caiz ise kendimi bırakıyorum.

 

Burayı ‘Balance’ ismi kadar iyi tanımlayacak başka birşey bulamıyorum;

Beden ve zihin uyumunun sağlanması için yapılan bakımlar, masajlar, rüya gibi bir ortam ve güzleryüzlü bir o kadarda profesyonel hizmet..

Burası ayurvedik ritüeller ile birlikte sizi şehir hayatının günlük stresi, sıkıntıları bedeniniz kadar zihninizin de arınması için bir yolculuğa çıkartıyor.

 

Masajların yanısıra 3 günlük, 5 günlük, veya haftalık Detox ve Longevity programları sunuyor. Masaj ve programların yanısıra Wellness in ayrılmaz bir parçası olan Yoga için çok farklı programlar sunuluyor. Örneğin Maldivlerin ilk ve tek Aerial Overwater Yoga deneyimi Anantara Kihavah ‘ta bulunuyor.

 

Bu seyahatim oldukça kısa süreceği için bu kez maalesef çok istememe rağmen bu programları alamıyorum ancak Bunca ödülün sebeplerinden biri olan ‘ Kihavah SignatureHealing Masaj’ ile kendimi tam anlamıyla şımartıyorum.

 Anantara’da Kihivah’ta Düğün

Her ne kadar Maldivlerde nikah ların hukuksal anlamda bir geçerliliği olmasada burada gerçekleştirilen rüya düğünleri hepimiz biliriz.

Anantara bu konuda da çok başarılı.Oteli gezerken şans eseri rastlayıp sonuna kadar dahil olduğum güzel mi güzel ufak bir nikah seromonisi oldu

 

Anantara ‘da Gastronomi Yolculuğu

Genel olarak Maldiv adalarında mutfak kültürü tahmin edeceğiniz gibi okyanus ve deniz mahsulleri ağırlıklı.

Uzakdoğu ,ülkeye en yakın komşu olan Sri Lanka ve Hint yemek kültüründe olduğu gibi baharatlar, soslar, Maldiv mutfağında sıkça görülüyor. Hindistan cevizlerinden yapılan her türlü yemek, tatlı ve içecekler sofralarda hayli fazla yer alıyor.

 

Dünya’nın en iyi otel zincirlerinden olan Anantara’nın Maldiv adalarında yer alan Naladhu Private Island, Anantara Dhigu ve Anantara Khivah ‘ta bulunan çok özel restoranlarında ise bu lezzetleri tadımlamak ise bambaşka bir deneyim tam anlamıyla bir yolculuk.

 

Bu ‘culinary experience journey’ size ince düşünülmüş lezzetleri yazılmış bir menü üzerinden sunmayı değil -once in a lifetime- yaşanabilecek bir deneyim sunmayı amaçlıyor.

 

Anantara ‘da kaldığım süre içinde sadece her gün odama tazelenerek bırakılan complimentary atıştırmalıklar bile ayrı bir yazı konusu olmayı hakederken ben olabildiğince özetleyerek unutalamaz dedirten bir kaç özel restoranı ve menüyü anlatmaya çalışacağım

 

SEA.

Anantara Kihavah

The World’s first underwater wine cellar and restaurant.

 

Dünya’nın ilk su altı ‘kiler’i ve Maldiv’de bir, dünyada ise sadece bir kaç tane olan sualtı restoranı ,Sea .

Sadece hayal edebileceğiniz bir yer iken görüp deneyimlemek kendi adıma müthiş bir duygu oldu.

Akvaryumun içinde yemek yiyor içkinizi yudumluyorsunuz hissi.

 

Çepeçevre bir cam ve okyanus manzarası . Safir renkli bir okyanus binlerce mercan balığı siz yemek yerken yanınızdan geçiyor .

 

Zaten etrafınızdan geçen birbirinden muhteşem deniz canlılarını seyretmekten birşey yiyemiyorsunuz. Ancak menü de tam parmaklarını yedirten cinsten.

 

Benim tercihim başlangıç olarak Grab Tian, ana yemek olarak Biftek oldu. Tatlıyı atlamadım ve önerilen Chocole Musee ‘yi denedim.

 

Hepsi mükemmeldi.

Degüstatörünüz (Vine Guru)eşliğinde dünyanın 25 farklı ülkesinden 450 özel şarabı tadımlamak ki içlerinde nadir bulunan vintage şişelerde sunulan içkilerinizi yudumlayabilirsiniz.Bu arada girişte Don Perignon ile karşılandığımı da belirtmek isterim.

 

 

FIRE

 

Anantara Kihavah

Japanese Restaurant

 

Suyun üstünde akrobatik yeteneklerle donatılmış usta şeflerin en etkileyici şovları eşliğinde mükemmel lezzetleri tadacağınız bir Japon Restoranı FIRE.

 

Başlangıç olarak imza yemekleri olan sushi ve taze sashimi ile yapabilirsiniz.

Sonrasında denizden henüz çıkmış olan bir istakoz veya Wagyu Steak tercih edebilirsiniz. Tatlınızı unutmayın.

 

SPICE

Anantara Kihavah

Asian Cuisine

Asya mutfağı denilince ilk akla gelen Tayland, Vietnam, Hindistan, Endonezyave Çin mutfaklarının özel reçeteleriyle , pişirme teknikleriyle hazırlanan menüsü ile eşine henüz ratlamadığım özel bir restoran SALT.

 

Elbette özel Himalaya tuzu, curry ve sosları, noodle ve pirinç eşliğinde hazırlanıp masanıza getiriliyor. Dünyada bu kadar fazla tuz çeşidimi var diye düşünmeden edemiyorsunuz. Maldivelere özel baharatlı tuzu mutlaka tatmanızı öneririm

 

Tüm bu lezzetler hazırlanırken siz su üzerinde muhteşem gün batımına karşı içkinizi yudumluyor ve açık mutfaktaki sanatsı ekip gücüne göz atıyorsunuz.

 

SKY

Anantara Kihavah

 

Gökyüzünü bu kadar iyi gözlemleyebileceğiniz yıldızların altında muhteşem bir gün batımı eşliğinde içkinizi yudumlayabileceğiniz harika bir lounge Bar SKY.

 

SEA FIRE SALT

Anantara Dhigu

Bölgenin en iyi restoranlarından. Manzara harika. Benim yemek yediğim akşam denizin ortasında bir çift evlilik teklifi için özel bir bölümde yemek yiyorlardı. Maldivlere evlenme teklifi yapmak üzere gidiyorsanız bu tür özel hizmetlerinde olduğunu bilmekte fayda var.

Maldivlere özgü balık çeşitleri ,istakoz ve karides menünün olmazsa olmazlarından.

Et genel olarak Avusturalya’dan ithal ediliyor ancak pişirme şekli çok iyi.

Alev Izgara,tandoori, tavada sote veya odun ateşinde fırında pişirme alternatifleri var.

Burada dikkat çekici olan tuz çeşitliliğinin çokluğu.

 

Hatta Salt Guru size hangi yemekle hangi tuzu kullanmanız gerektiğini anlatıyor.

 

Vejetaryen iseniz menüde sizin içinde çok farklı seçenekler var.

 

LIVING ROOM

Anantara Naladhu Private Island

 Fusion Cuisine

Bembeyaz kumların üstünde turkuaz denize bakarak kahvaltı yapabileceğiniz akşamda modern füzyon menüsüyle yeni nesil mutfak lezzetlerinin en iyisini bulabileceğiniz benim favori restoranlarımdan biri oldu Living Room.

 

Kahvaltı seven biri olarak ilk kez denediğim herşeye bayıldım. Hindistan cevizi suyu ve yine (coconut) Hindistan cevizinden yapılan reçel favorim oldu.

 

Akşam yemeğinde fine dining bir restoran olan Living Room ‘un Executive şefi Jarno Van den Broek tüm masaları dolaşıyor ve misafirlerle sohbet ediyor.

 

 

Akşamın sonunda doğum günü kutlamam gerçekleşiyor.Unutulmaz bir anı olarak Living Room 2019 yılı anılarımın baş köşesinde yerini alıyor.

 

 

Sadece 5 gün kalıp 2 farklı yerde konakladığım Anantara zincirinde dünya mutfaklarının en iyi örneklerinin en seçkin menülerinin yer aldığı menüleri tatma fırsatım oldu.

Lüks otel zinciri olmak ve beğenisi gusto’su yüksek misafire hizmet vermenin hiçte kolay olmadığını çok iyi bilen bir profesyonel olarak gastronomiye olan ilgimi de göz önüne alarak söylemek istiyorum ki bu kadar özel menünün hazırlanması sunumu ve bununla birlikte hizmet’ten sunuma ambianstan müziğe bu işin bu kadar mükemmel yapılıyor olabileceğine buada inandım. Her şey kusursuzdu. Umarım Istanbulu çok seven biri olarak bizde otellerimizde günün birinde bu kadar güzel ve farklı dünya mutfaklarını bulabileceğimiz mekanlara sahip oluruz.

 

 

 

 Anatara Hotels Resorts &Spas Hakkında

Life is a Journey’ sloganıyla Tayland, Kamboçya, Çin, Endonezya, Maldivler, Mozambik, Umman,Portekiz, Sri Lanka,Katar,Birleşik Arap Emirlikleri,Vietnam, Zambia olmak üzere Dünya’da 17 den fazla ülkede bulunan ve Conde Nast, Travel+ Leisure Forbes Travel gibi en seçkin seyahat mecralarının okuyucuları tarafından her yıl ‘dünya’nın en iyisi’ seçiliyor
Sanskritçe anlamı ‘without end’ – sonsuzluk olan Anantara Hotels, Resorts&Spa hemen hemen her yıl tüm uluslararası ödüllerde en iyi otel markası seçiliyor. 2019 yılında diğer uluslararası ödüllerin yanısıra, dünyanın en prestijli seyahat dergisi olan trendleri belirleyen Conde Nast Traveller Reader Choice tarafından 21 ödülü birden toparlayarak, en fazla ödül alan ve iyinin en iyisi seçilen bir otel, resort ve spa markası oldu.
Yine aynı şekilde 2019 yılı içinde US Travel +Leisure okuyucuları tarafından en fazla katogoride ödülleri toparladı ve dünyanın en iyi otel markası (very best hotel brands in the world) olmaya hak kazandı.

NY&Co, Anantara markasının Türkiye’de Worldwide Prefferred Partner firmasıdır. Anantara Hotels ile ilgili detaylı bilgi almak ve rezervasyon yaptırmak için http://www.nytmco.com ‘u ziyaret edebilir veya 02122363061 arayabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GÖNÜLLER ŞEHRİNE YOLCULUK

İKONİON ‘dan KONYA’ya..

İkonion’mu ? dediğinizi duyar gibi oluyorum.. Evet,eski adıyla İkonion yani Konya.

Bu kez, uzunca bir süredir görmeyi çok ama çok istediğim gönüllerin ve Hz.Mevlana’nın şehri Konya’dayım.

‘Konya’ adı ile ilgili olarak anlatılan pek çok efsane var. Özellikle birini duyduğumda hayli ilgimi çekmişti hatta ‘ne alaka? demiştim çünkü bu efsane Medusa’yı öldüren Perseus ile ilgili. Perseus yani Zeus’un oğlu, Medusa ise bilmeyenimiz yoktur baktığı herkesi taşa çeviren saçlarında yılanlar oynaşan kadın. Efsaneyi bilmeyenler için kısaca anlatayım;

Medusa çirkin ve ve canavar değil aksine olağanüstü güzelliğe sahip bir genç kızmış. O kadar çekici imiş ki bu güzelliği sadece ölümlülerin değil tanrılarında ilgisini çekmiş.Bu güzellik başına bela olmuş ve kutsal yasayı çiğneyerek çoktan beri ona hayran olan denizler tanrısı Poseidon ile Athena’nın tapınağında beraber olmuş. Athena kendi tapınağında gerçekleşen bu saygısızlığa ve elbetteki kıskançlığında etkisiyle affetmemiş ve güzel Medusayı bir canavara çevirmiş.Bu canavar Toros dağlarında yaşamaya ve sık sık kente inerek  halkı öldürmeye başlamış . Öyle ki kent halkı bir kahramanın çıkarak bu bu canavarı öldürmesini bekliyor olmuş. Bu kahramanlığa Zeus ‘un oğlu Perseus yani aday olmuş ve kıskançlığı bitmeyen Athena’nın da desteğiyle Medusa’nın başını keserek halkı bu canavardan kurtarmış.

Halk bu kahramana duyduğu minnettarlığı şehrin dörbir yanına onun ikonlarını dikerek göstermiş..

Evet işte bu şehir bu ikonlardan dolayı ikonion yani Konya .

Efsaneler bir yana M.Ö 7000 yılına kadar dayanan geçmişi ile insanlık tarihinin ilk yerleşim merkezlerinden olan  ve tarihi süreçte pek çok medeniyetin izlerini taşıyan Konya, gerçekten bir müze şehir .

Bizans’ın Selçuklu’nun ve Osmanlı İmparatorluğunun gözbebeği bu şehiri gezerken çok etkilendim.

Anadolu Selçuklu’ya 200 yıl başkentlik yapmış bu özel kent sadece konumu- ipekyolu ve Çatalhöyük -ile değil Türk-İslam tarihi boyunca dünya’nın en önemli bilim, kültür ve sanat merkezlerinden biri olan Konya’yı yücelten değerler sadece bunlar değil Aleddin Keykubat, Karamanoğlu Mehmed Bey, Sultan II. Selim, Nasrettin Hoca, Yunus Emre, Molla Fenari ve nihayet  Şems-i Tebrizi ve Hz Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi çok önemli ilim üstadının burada yaşamış olması da özellikle önemli ve de değerli.

Tüm bu eşsiz özelliklerinin yanısıra bugün Konya kuşkusuz dünya’da tasavvuf felsefesinin  hoşgörü ahlakın bir sembolü olarak bilinen Mevlana Celaleddin Rumi ile tanındı ve onunla birlikte anılarak haklı ününe kavuştu.

Konya’yı ziyaret etmemdeki en büyük etken olan Hz Mevlana’yı Mesnevi’sini Tasavvuf ilmini,Sufiliği bu seyahatimle veya okuduğum kitaplar üzerinden anlatabilmem mümkün değil elbette ancak kalemimin ve yerimin elverdiğince de bahsetmek istiyorum

Muhammed Celaleddin 30 Eylül 1207 yılında Afganistan sınırları içindeki Behl şehrinde doğmuş sonrasında ailesi ile Moğol baskınlarının ve de önce Mekke ye sonrasında Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat ın ısrarlarıyla Selçuklu Devletinin başkenti Konya’ya göç etmişler.

Mevlana, isim olarak önderimiz rehberimiz anlamına geliyor bunun yanısıra Rumi (Anadolulu ) ve Hazreti Pir isimleriyle de anılan Hz Mevlana sufi kimliği ile tüm dünyada tanınan bu büyük bir alim Hamdım, piştim, yandım’ dedikten sonra yani olgunluk çağı olarak nitelendirilen dönemde büyük eseri Mesnevi’yi* yazmaya başlıyor.

İlk 18 beytini bizzat kendisi yazarak bitiriyor ve bir gün müritlerinden Hüsamettin Çelebi ‘bizimde eğitici bir kitabımız olsaydı herkes bunu okuyacak ve ilahi gerçekleri ilk elden öğrenecektik dediğinde Mevlana bu 18 beyti kendisine uzatıyor ve ‘Ben başladım ,gerisini sen yazarsan ben söylerim’ diyor.

HzMevlana Türbe ve Müzesi

Ve böylece 25000 beyitten oluşan 6 ciltlik tasavvuf ve kelam öğretilerini taşıyan ‘Dinle’ diye başlayan müthiş kaynak eser Mesnevi ( Dünyaca bilinen isimleriyle The Masnavi – Masnavi-ye Ma’navi ) 10 yıl süren bir çalışmayla tamamlanır.

 Mevlana Müzesi

‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel.’

Mevlana Celaleddin Rumi

Konya’ya ilk kez gelen biri olarak tabii ki ilk görmek istediğimiz yer Mevlana Müzesi oluyor neyseki otelimiz o kadar güzel bir konumdaki müzeile bahçelerimiz yanyana ve biz bu durumun avantajıyla hemen mevlana müzesine gidiyoruz.

Mevlana müzesi ve türbesinin olduğu alan Selçuklu’lar devrinde sarayın gülbahçesiymiş .Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat tarafından Mevlana’nın babasına hediye edilen Mevlana’nın ölümünden sonra oğlu Sultan Veled’in izni ile kabrin üzerine Kubbe-i Hadra yani Yeşil kubbe yaptırılmış. Mevlana müzesi selçuklular döneminden itibaren dünya üzerindeki tüm Mevlevi dergahlarının merkezi olmuş 1926 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamış

Müze’ye Dervişan kapısından giriliyor. Bir şeyin ana giriş kapısı olmasının yanında dervişin de girip çıktığı kapı olduğu için Dervişan kapısı denilmiş

Dervişan kapısından sonra mevlana türbesinin asıl giriş kapısı Türbe Kapısı ve bu kapıda farsça ‘buraya her kim ki eksik gelir tamamlanır ‘yazıyor .Müze de ayrıca Tilavet Odası, Kıbabü’l Aktab,Semâhâne, Mescid,Çelebi dairesi, Matbah-ı Şerif( mutfak), Meydanı Şerif ,dilek dileyek su içtiğimiz Şeb-i Arus Havuzu, Şadırvan, Derviş Hücreleri , Çelebiyan Kapısı,Selsebil gibi pek çok alan bulunuyor.

Yeşil Türbe -Mevlana

Mistik ve huzur dolu Konya’yı gezerken mutlaka görmeniz gereken yerler

Konya şehir merkezi üç ilçenin bir araya gelmesinden oluşuyor ; Selçuklu Meram ve Karatay .Mevlana müzesi ile Alaaddin tepesi arasında pek çok abide eser var bu nedenle ilk olarak mevlana müzesi ile başlamanızı tavsiye ettiğim gezinize müzenin hemen çıkış kapısının karşısındaki otelimizin de bulunduğu eski Konya evlerinde ebru çini gibi el sanatlarının icra edildiği atölyeleri gezerek devam edebilirsiniz Mevlana Müzesi’nin önündeki mevlana meydanının bir kenarında bulunan Selimiye camii ve onun yanı başında Osmanlı dönemi eseri Yusuf Ağa kütüphanesinin karşısında Aziziye camii var mutlaka gezilmeli

Aziziye Camii

Aziziye Camii den karşıya geçtiğimizde 2000 yıllık geçmişe sahip tarihi çarşı bedesteni görebilirsiniz ve burayı otantik yapısı ve de Kadınlar pazarı ile birlikte dolaşın Aziziye camiinin diğer tarafında şehrin dış kale surları üzerinde bulunan kapılardan birisinin yerine yapıldığı için adının oradan geldiği belirtilen Kapucami yer alıyor

Biraz ileride Hazreti Mevlana’nın gönül dostu Şemsi Tebrizi’nin mütevazi türbe ve cami yer alıyor

Mevlana ve Şems

Her ne zaman bu iki gönül dostunun hikayesini dinlesem okusam biraz hüzünlenirim. Konya’ya geldiğimde ise bu hikayenin yaşandığı yerleri gezerken hala bu dostluğun enerjisini hissetmemek mümkün değil.

Aslında hikaye Mevlana’nın bir gün dostlarıyla birlikte şekerci hanın önenden geçerken Şemsi Tebrizi ile karşılaşması ile başlıyor. Genç bir alim olan Mevlana Şems’in sorduğu sorulara verdiği cevaplar sayesinde tanışıyorlar. Bu soruları ve Mevlana ile Şems’in diyaloglarını hiç okumadıysanız mutlaka araştırın okuyun.

İki engin insan arasındaki bu tanışma ile tesis edilen bu dostluk maalesef Mevlana’nın müridlerinin kendilerine yeterli zaman ayıramadığı gerekçesiyle Şems’i kıskanmaları ile oldukça kısa sürer. Şems’in ilk kayboluşunda Mevlana oğlunun sayesinde Şemsi buldurur ve Konya’ya gelmesini sağlar ancak artan kıskançlık Şems’i zor duruma sokar ve bu kez gideceğim ve beni asla bulamayacaksınız demesiyle son bulur.

Şems’in kayboluşu veya kuyuya atılıp öldürülmesiyle son bulan bu kısa birliktelik günümüzde ölümsüz gönül dostluğun göstergelerindendir.

Konya seyahatimde Mevlana Türbesini ziyaret ettikten sonra hemen yakınında Şems in de türbesini görmek istedim. Ancak farklı bir yerde olan Şems in türbesini tadilat nedeniyle sadece uzaktan görebildim.

Mevlana caddesi üzerinden Alaaddin’e doğru yürüdüğümüzde sol tarafta günümüze yol seviyesinden biraz aşağıda kalan İplikçi camiiyi gördük alattin tepesine doğru yaklaştığımız da yolun sağa tarafında Merace’l -Bahreyn bulunuyor yani Hz.Mevlana ile Şems in buluştuğu-iki denizin buluştuğu yer.

Alaattin tepesi eski Konya ile yeni Konya arasında adeta doğal bir sınır gibi yer alıyor. Tepenin hemen yanında Hazreti Mevlana’nın da ders verdiği Karatay medresesi yer alıyor.

Selçuklular zamanında şehrin iç kale suları ile çevrili olan alaattin tepesinin güneyinde 20. yüzyıla kadar Müslümanlar ile birlikte yaşayan rum ve Ermeni topluluklarına ait St.Paul Kilisesi var.

Alaattin tepesinin yakınlarında yine Sırçalı medreseyi gördük ve içeriye girdiğimizde maalesef yıpratılmış olan çiniler bizi bizden aldı o kadar huzur dolu bir mekan ki keşke daha iyi restorasyondan geçirilip değerlendirilebilirse dedik.

Diğer önemli bir yer de arkeoloji müzesi oldu Arkeoloji müzesi ve yanındaki etnografya müzesinin salonlarında Konya ve Çevresine ait özellikle Çatalhöyük gibi yerlerden çıkartılan eserler çok güzel çok güzel mutlaka ve mutlaka ziyaret edilmeli.

Diğer taraftan Müzesi’nin güney cephesinde yer alan Üçler Mezarlığı tarihi Selçuklu dönemine kadar uzanan eski mezarlıklar..bizim şansımız Konyalı olan ve şans eseri tanıştığımız Musa hocanın bizi gezdirmesiydi. Onun sayesinde mezarlıkların yanı sıra pekçok peygamber mezarlıklarını da ziyaret ettik .

Mevlana kültür merkezine giden aslanlı kışla caddesi üzerinde Kurtuluş Savaşı müzesi ve Şehitliği ve de özellikle Panorama Müzesi bölgedeki mutlaka gezilmesi gereken mekanlardan.

Sema Gösterisi

Eğer sizlerde hafta sonu için Konya’ya geldiyseniz mutlaka cumartesi günleri gerçekleştirilen Sema gösterisini izleyin.

Cumartesi akşamı kaldığım otele sadece 15 dakika yürüme mesafesinde olan Konya Kültür Merkezinde gerçekleştirilen Sema gösterisi gerçekten büyüleyici idi.

Sema gösterileri maalesef turistik amaçlı olarak hemen her yerde yapılıyor ancak elbette Konya’da izlemenin etkisi diğer hiçbiriyle kıyaslanamaz.Mutlaka zaman ayırın ve izleyin.

Anadolu Lezzetlerinin özü; Konya Mutfağı

Gastronomiye ve de Türk mutfağı lezzetlerine gönül veren biri olarak Anadolu’nun merkezinde bu kadar uzun süredir pek çok farklı medeniyete merkez olmuş Konya’da Matbah veya mutfak Mevleviliğin en değerli bölümü sayılan Konya’nın lezzetlerini elbette seyahatim öncesinde hayli araştırdım.

2 gün gibi kısa bir süre kalmamıza rağmen tüm seyahatlerimde olduğu gibi Konya’da da bir turist gibi değil bölgede yaşayanların özellikle esnafın tercih ettiği mekanlara gitmeyi seçtim.

Hich Hotel in kahvaltısını kesinlikle öneriyorum

Konya iç anadolu’nun tahıl ambarı olarak bilinen bir bölge ve bu nedenle poğaça ve simitini kesinlikle deneyin derim çok lezzetliler

Konyanın Yöresel Yemeklerini belirtmekte fayda var

  • 1- Bamya Çorbası
  • 2-Su Böreği.
  • 3-Etli Ekmek.
  • 4-Fırın Kebabı
  • 6- Sacarası
  • 7-Höşmerim Tatlısı
  • 8- Tirit
  • 9- Saç Böreği
  • 10-Kaygana

Yemek için tercih ettiğimiz mekanlar ise şöyle;

Ali Baba: Şems-i Tebrizi Mahallesi’ndeki 42 yıllık dükkân, fırın kebabı yapıyor.

 

Tiritçi Mithat: Adı üzerinde tiridiyle ünlü. Şırası ve zerdesi de çok seviliyor.

Konya Mutfağı KBB: Etli Ekmek ve Bıçakarası .Konya’nın en eskilerinden.Büyükşehir Belediyesinin olduğundan lezzetin yanısıra oldukça temiz ve güleryüzlü bir servis var. Fiyatlar ortalama olarak aynı.

Sahra Dürüm : Tüm bölge esnafı ve lokal halk buraya geliyor küçücük ve oldukça salaş .Gördüğüm en ince ve en lezzetli etli ekmekler burada fiyatlarda oldukça uygun.

Konya’nın en özel yerinde mükemmel bir konaklama HICH HOTEL

Mevlana der ki ; Bu dünyada herkes birşey olmaya çalışırken sen hiç ol!Menzilin yokluk olsun.İnsanın çömlekten farkı olmamalı nasıl ki çömleği ayakta tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise insanı ayakta tutanda benlik değil hiç’lik bilincidir.

Adıyla bulunduğu eşsiz konuma hakettiği anlamı veren Hich Hotel kuşkusuz Konya’nın en iyi oteli.

Otel sektöründe uzun yıllardır yöneticilik yapan, oldukça fazla seyahat eden ve de pek çok otelde konaklayan biri olarak söyleyebilirim ki konum, mutfak , tasarım , hizmet ve misafirperverlik olarak Hich Hotel yönetiminden ekibine bizden tam puan aldı.

200 yıllık Selçuklu mimarisine sahip evin restorasyonu yapılarak hizmet veren otelin detaylarda saklı olan ve farklılık yaratan pek çok özelliği var

*Konumu; Otelin konumu Mevlana müzesinin hemen yanı.

*Bu nedenle bahçeye dışarıdan gelen ziyaretçiler oldukça fazla çünkü Hz.Mevlana müzesi en iyi buradan görünüyor.Huzur ise kelimelere dökülemeyecek kadar fazla.

*Odaların isimleri de otelin ismi kadar özel .Zaman,Hicret,Nuh gibi isimlere sahip birbirinden farklı 13 odanın tamamının ismi 2 anlamlı yani tersinden okunduğunda farklı bir anlamı var.

* Mutfağı da kendisi kadar özel. Konakladığımız süre içinde içtiğimiz türk kahvelerinin yanında özel olarak hazırlanan Reyhan Şerbeti, zengin olduğu kadar taptaze ve lezzetli ürünlerle hazırlanan ve sunumuda göz dolduran kahvaltısı harika

* Otelin dekorasyonu öncelikle çok ince bir zevkin eseri.Kahvaltı salonu olarak kullanılan ve çok amaçlı kullanılan bölüm her detayı ayrı ayrı incelenecek kadar güzel.

*Her zaman oldukça içten bir şekilde misafirleriyle birebir ilgilenen Otelin Sahiplerinden Serkan beyin bizimle paylaştığı kahvaltı alınan bölümün çok özel bir çalışma ile uzun bir süreçte ortaya çıkarılmış olması bile otelin başarısının temelindeki titizliğin ve özenin küçücük bir göstergesiydi.

*Girişte dünyanın her yerindeki dini merkezleri gösteren saatler var.Ortada ise tersine dönen bir saat, zamanı farklı anlatıyor.HİÇLİĞİ simgeliyor.

Ve tabiki Otel Sevgili Hande Kuyumcu nun ve Serkan Vanlı’nın mükemmel ev sahiplikleri Gizem hanım, Fatma hanım ve Mehmet beyin titizlikle ve yüzlerinden hiç eksik olmayan içten gülümsemeleri ile işlerini mükemmel yapmalarının sonucu olarak açıldığından bu yana üst üste 6 yıldır en iyiler arasında ilk sıralarda yer alıyor.

Evet , Gönüllerin şehri Konya’yı bir yazıda anlatabilmek mümkün değil .

İyisimi biz kısaca Konya ile ilgili görüşlerimizi de yazıp Mevlana’nın Mesnevi’nın 18. Beyitini bitirdiği gibi yazımızı bitirelim

Konya’da beğendiklerim: Huzur, mistisizm, her yerde akan çeşmelerin bulunması suların lezzetli mi lezzetli ve de içilebilir olması. Geniş kaldırımlar meydanlar şehrin düz yapısı nedeniyle rahat yürünebilmesi.Esnafın güleryüzü yardımseverliği

Konya’da beğenmediklerim : Pahalılık( en az İstanbul kadar pahalı), özellikle Mevlana Türbesi çevresindeki dilenen çocuklar kadınlar, gitgide azalan yeşillik.

Konya için dileğim ; Dünya’nın en önemli merkezlerinden biri.Kesinlikle çok daha iyi tanıtılmalı.

‘Ham olanlar, pişkin ve olgun olanların halinden anlarlar mı? Mademki anlamazlar, öyleyse sözü kısa kesmek lazım vesselam.’

Sevgiyle Aşk ile kalın..

——————

Mesnevi : Doğu Edebiyatında özel bir şiir tarzının adı.Sözlük anlamı ikişer ikişerlilik.

Tasavvuf : Derin bir gönül bağı, ruhani bir yolculuk.Başka bir deyişle kişinin kendini ilahi bir varlığın gözetiminde hissetmesi ve bu şuurla davranıp yaşaması.Kısaca gönül bilgisi ve edep.

Mevlevilik : Hz. Mevlana’nın öğretileri ve onun vefatı ardından oğlu Sultan bin Veled tarafından disiplin haline getirilen bir düşünce sistemi.İslam irfanının temsilcisidir.

Semâ : Mevlevilik lugatinde sema işitmek manasındadır.Terim olarak musiki nağmelerini dinlerken vecde gelip hareket etmek kendinden geçip dönmektir.Sema sembolik olarak kainatın oluşumunu insanın ailemde dirilişini yüce yaratıcıya olan aşkı ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip insanı kamile doğru yönelişini ifade eder.

Sufizm :İnsanın akıl yoluyla erişemediği ilahi hakikatleri sezgi ile arama yoludur Hedef insan-ı kamil olmaktır.Bir başka deyişle Sufizm inanışı kişiliği kötü huylardan temizleyip ruhu pak edip olgun olma kemale erme yoludur.

 

Bu GECCE Unutulmaz!

Geçtiğimiz hafta Pazartesi akşamı  Swissotel the Bosphorus’ ta muhteşem bir GECCE’ye şahit olduk.

Duayen Kenan Erçetingöz ve kendi güzel kalbi güzel sevgili eşi, canım arkadaşım Gül Erçetingöz’ ün sonsuz emekleriyle oluşturulup Oscar ödül töreni kadar göz kamaştırıcı hale gelen ve bu yıl 18. düzenlenen Gecce Mekan Ödülleri gecesi Kenan Erçetingöz’ün mesleğindeki 40. Yılı olması nedeniyle gecce daha anlamlı ve özeldi.

Öyle ki, hemen yanı başındaki statta  Türkiye’nin en güçlü takımlarının derbi maçı olmasına rağmen rkiye’nin seçkin isimleri maçı değil GECCE Mekan Ödül töreninde olmayıtercih edip gecceye akın ettiler. 

Ben buna ‘ Erçetingöz Etkisi ‘ diyorum.

Çünkü bu kadar ünlü sanatçıyı, mekan sahibini,işadamlarını bir araya getirmeyi sadece sevgili Gül-Kenan Erçetingöz başarabilir.

Davetleri tüm sıcakkanlılığı ile karşılayan ve sunuculuğunu da Öykü Serter ile birlikte yapan Gecce.com İmtiyaz sahibi ve kurucusu sevgili Kenan Erçetingöz baştan sona mükemmel organize edilen uluslararası standartlarda bir gecce’ye imza attı. 

Kimler kimler yoktu ki GECCE’de.. 

Orhan Gencebay, Sibel Can, Beyazıt Öztürk, Deniz Seki,Gönül Yazar, Güneri Civaoğlu, Erkan Petekkaya, Muazzez Ersoy, Yıldız Tilbe, Oktay Kaynarca, Bengü, Yılmaz Vural, Ender Saraç, sevgili Burcu Kıratlı – Sinan Akçıl çifti benim görebildiklerimden sadece birkaçı idi.

Yalnızca sanatçılar değil İstanbul ve de Türkiye’nin en gözde mekan sahipleri de gecce’de yer almışlardı.

Türkiye’de henüz Gastronomi diye bir şey bilinmiyorken Kenan Erçetingöz’ün oluştuğu Gurme Kurulu tarafından özenle seçilen mekanların ödüllendirildiği Gecce Mekan ödülleri olunca en gözde mekanların sahipleri ödüllerini aldı.

Gecce’ye Özel Ödüller..

Gecce ‘de Duayenler’den başlayarak İmza Mekanlar, Popüler Mekanlar, Vazgeçilmez Lezzetler, Semtin En iyi mekanları, En iyi Et ve Kebap Mekanları, En iyi Balıkçılar, Türkiye’den Dört Mevsim En İyiler kategorilerinde ödüller verildi. 

DUAYENLER

Cüneyt Asan, Beyti Güler, Bayram Yıldız, Rasim Özkanca.Ödülleri Orhan Gencebay verdi.

İMZA MEKANLAR

Sunset Grill & Bar, Paper Moon, Nicole Restaurant, Galvin Ristorante, Toi Restaurant, 29, Frankie İstanbul Ödülleri Güneri Cıvaoğlu verdi.

VAZGEÇİLMEZ LEZZETLER

Mükellef Karaköy, Kiss the Frog, Dragon Restaurant, 1924 İstanbul, Morini Restaurant, Feriye Palace, Chalet Ödülleri Sinan Akçıl ve Serkan Kaya verdi.

 

SEMTİN EN İYİ MEKANLARI

Midpoint, Loggia, Cookshop, Namlı Gurme, The Galliard, Salomanje, Mahkeme Lokantası Ödülleri Oktay Kaynarca ve Ebru Erke verdi.

EN İYİ ET VE KEBAP MEKANLARI

Nusr-Et, Günaydın Et, Develi, Grill Polonez, Kalbur Et, Mestet Steak House,
Fiko Ocakbaşı Ödülleri Mustafa Ceceli verdi.

EN İYİ BALIKÇILAR

Kıyı Restaurant, Yüksel Balık, Meos Balık, Mavi Balık, Calipso Fish, Azur Yeniköy,
Zıpkın Balık, SeaSpice İstanbul Ödülleri Alişan verdi.

POPÜLER MEKANLAR

Cantinery, Parle, 16 Roof, People, Zuma Restaurant, Serafina, Lucca
Ödülleri Muazzez Ersoy ve Yıldız Tilbe verdi.

TÜRKİYE’DEN DÖRT MEVSİM EN İYİLER

Ankara Trilye, Antalya 7 Mehmet, Bodrum Sait, Kar’s Otel Oklava Restoran,
Ayvalık Bay Nihat, Urla Ayşe Hanım Konağı .Ödülleri Deniz Seki verdi.

ÖZEL ÖDÜL

Özel ödül ise benimde çok beğendiğim ve örnek olmasını istediğim ‘Toprağın Kadınlarından Sofralara’ projesi ile Big Chefs  Gamze Cizreli’nin oldu.

Gecce’de Sosyal Sorumluluk ‘ta unutulmamıştı ve İzmir’den İyilik Atölyesi ödül aldı.


Bu özel gecce’ye damgasını vuran performanslar ise muhteşem sahne performansları ile Berkay ve  dünya’da en fazla dinlenilen sanatçı ödülüne sahip Lou Bega ‘nın şovu oldu.

Gecce ‘de Swiss Otelin Executive şefi.. tarafından hazırlanan menü hem lezzet hemde sunum olarak bizlerden tam puan aldı.

Gecce boyunca hepimiz eğlendik, uzun bir süredir gecce.com ailesinin bir ferdi olarak böylesine unutulmaz bir gecce’ye katılmışken bunu yazmadan geçemedim.

İstenirse mükemmel organizasyonlarında yapılabileceğini gösteren emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler,

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

LONDON CALLING!

LONDON CALLING!

LONDRA ÇAĞIRDI, GELDİK.

London -Liverpol street
London -Londra

Kentler ve Trendler köşemiz için bu hafta bizi, dünya’nın en ünlü kraliyet başkentlerinden, finanstan, sanata kadar dünya’nın en önemli merkezlerinden biri olan  Londra ‘çağırdı’.

Elbette gittik. Lakin, Londra öyle birkaç kelimeye, 3 paragraflık yazıya sığacak bir kent değil, en iyisi mi siz, bu kentin ruhunu yansıtan ve  Rolling Stone Dergisi tarafından ”Tüm zamanların en iyi 500 albümü listesi”nde yer alan efsanevi Punk Rock Grubu The Clash grubunun London Calling şarkısını dinlerken ben biraz Londra’dan bahsedeyim.

Ünlü edebiyatçı Samuel Johnson ** ” Eğer bir insan Londra’dan bıkarsa, hayattan bıkmış demektir’ demiş. Biraz iddialı gelebilir ama gerçekten öyledir Londra, yaşayan bilir.

İlk kez 90 ların başında gelmişim bu kente. Zaman ne çabuk geçmiş!

Londra 1998

O zamanlar ablamın romantik londra hayalinin gerçeğe dönüşüp, LSE (London School of Economics) ‘de doktora’ya kabul edilmesi ile başlayan, lise yıllarımızda hayran olduğumuz müzik grupları ve sanatçıların yaşadığı kenti sonunda görebilecek olmanın heyecanı ile sisli puslu yağmurlu havası bir tarafa  bir o kadarda farklı güzellikler barındıran bu kente , dil öğrenmek ve iş hayatımın önemli bir parçası olan yurtdışı seyahatlerim nedeniyle pek çok defa gelip gittim, her gelişimde heyecan duyduğum içinde kaybolmayı çok sevdiğim bir kent oldu Londra benim için.

Tutuculukları ve tuhaflıkları ile ün salan İngilizlerin, böylesine özgür, yenilikçi ve hemen hemen her konuda öncü bir şehir yaratmaları biraz abes görünse de aslında burada yaşarken ‘Londra’ nın diğer şehirlerden farkının da tam bu özelliklerden geçtiğini farkediyorsunuz.

Aslında ilk kez gelen biri için Londra oldukça karmaşık bir şehir olarak karşınıza çıkıyor – ilk başta bu kent hoşunuza gitmiyor ama zamanla içinize işlemeye başlıyor. Hatta bir süre sonra vazgeçilmeziniz olabiliyor.

Eğer buraya dil öğrenmek için gelenlerden iseniz, müthiş aksanlarını duymak için sabırsızlandığınız gerçek ‘İngilizleri, turistik bölgelerde görmeyi fazla beklemeyin. Çoğu Londra dışında yaşamayı tercih ettiklerinden siz sadece bu kentte yaşadıkları için İngilizce konuşan insanlarla karşılaşacaksınız. Londra’da yaşayanlar çoğunlukla dışarıdan gelen öğrenciler veya ofis çalışanlarıdır. ‘Posh’ ingiliz gençleri ile belli merkezler dışında tanışabilmeniz oldukça zordur.

Londra’daki yaşam şaşırtıcı derecede hızlıdır. Burada insanlar sanki bir yerlere gitmek için her zaman acele ediyor ve bu acele sona ermiyor gibi görünür.

Londra’da ilk kez gittiğimde fark ettiğim ilk şeylerden biri, insanların sokaklarda ne kadar hızlı yürüdüğü olmuştu. Öyle ki, burada yürüyen merdivenlerin hızı bile dünya’nın başka bir metropolündekinden çok daha hızlı gelebilir.Dünya’nın yürüyerek en rahat gezilebilen kenti olan Londra’da genelde koşturan insanları görürsünüz.

Bununla birlikte, Londra gerçekten çok kültürlülüğün olduğu bir kenttir. Burada dünyanın her yerinden her yaştan insanla tanışırsınız.Bu insanların Londralı kimliği ile kendi gelenek, görenek örf ve adetlerini özgürce yaşattıklarına şahid olursunuz.  Örneğin çoğunlukla Türklerin yaşadığı Wood Green, Newington Green gibi bölgeler de kendinizi Türkiye’de hissedebilirsiniz.

Ama en önemlisi, yetişkin bir insan olmak isteyenler, burada güçlü ve zayıf yanlarını keşfedebilir, her gün daha fazla şey öğrenebilir ve sürekli kendinize meydan okuyabilirsiniz – ve belki de bu çoğumuzun olmak istediği yerdir. Çünkü Londra sürekli olarak kendinizin daha iyi bir versiyonu olmanızı ister, dünyanın neler sunabileceğini görmenizi sağlar ve bazen de size sahip olmak ister. Bu nedenlerden dolayı, Londra’nın 20 ve 30’lu yaşlarda, 5-10 yıl arasında yaşamak için mükemmel olduğunu söyleyebilirim.

KEEP CALM and GO TO LONDON

Tüm bu anlattıklarım Londra konusunda sizi biraz düşündürmeye başladıysa, hadi gelin şimdi işin en keyifli kısmına yani Londra’yı  turist olarak tarihinden, sanatına, gastronomisinden, moda anlayışına kadar ‘ turistik bir şehir olarak tanımaya geçelim.img_8863

Londra, İngiltere Birleşik Krallığının başkenti. İsmini MÖ.43′ de Romalılardan almış. Roma İmparatorluğu şehre ‘akan nehir‘  anlamına gelen Londonium ismini vermişler.O zamandan günümüze Londonium, Londra olmuş.

Bugün Londra içinde aslında üç tane şehir statüsünde birim barındırmakta, City of London, Westminister City ve Greater London.

Ulaşım

img_8859

Öncelikle belirteyim Londra’da ulaşım da diğer pek çok şey gibi ucuz değil. Ancak şanslısınız,dünyanın yürüyüş için en uygun kentindesiniz.Tatil için geldiyseniz ve aceleniz yoksa yürüyün..yürüyerek her yeri gezebilirsiniz. Ancak zamanınız kısıtlı ise büyük bir para tasarrufu sağladığından, yalnızca birkaç günlüğüne kalsanız bile seyahat için bir Oyster kart aldığınızdan emin olun.Şehirde metro ve otobüs ağı çok büyük ve son derece rahat gözleri görmeyen yolcular tren, otobüs ve havaalanı personelinden önceden bildirmek kaydıyla refakat hizmeti talep edebiliyorlar. Otobüslerin tekerlekli sandalyeliler için özel donanımları da var. Metro istasyonlarında biraz yorulabilir ve başlangıçta karışıklık yaşayabilirsiniz. O nedenle mutlaka girişte istasyon personeline sormadan ‘line’a girmeyin, anonsları mutlaka dinleyin. Girişte ve çıkışta kartınızı okutmayı unutmayın. Ciddi cezalar söz konusu.

Ayrıca bol miktarda siyah kabin ve minicab var. Kült, 1958 model siyah Austin FX4 taksilerinin yerini bugün farklı model arabalar almış. Hepsi eskisi gibi siyah değil (minicab). Ancak hep ağırbaşlı ve yuvarlak hatlılar.Black Cab taksilerin yanısıra minicab’ler de var demiştim. Aralarındaki fark taksiye sokaktan binilebiliyor, minicab’i ise ancak telefonla çağırabiliyorsunuz. Özellikle yağmurlu havalarda sokakta taksi kalmadığında.

150 yılı aşkın süredir, Londra’da geleneksel bir siyah taksi (aynı zamanda Hackney arabası olarak bilinir) sürmek için bir lisans almak için, taksi sürücüleri ciddi bir sınav’ı geçmek zorundalar. 25.000 sokak ve 20.000 yer işareti içeren kenti bisikletle başlayarak detaylı bir şekilde öğrenmeleri isteniyormuş taksi şoförlerinden. Bu, iki ile dört yıl arasında şehri dolaşmak demek. Dolayısı ile taksiler Istanbul’dakilerle kıyaslanmayacak kadar konforlu, sürücüler profesyonel, kibar ve işlerini ciddiyetle yapıyorlar. Londra’ya gelen herkesin mutlaka deneyimlemesini öneriyorum.

Diğer bir önerim ise çok zorunlu olmadıkça araba kullanmamanız. Zaten belli saatlerde şehir merkezine özel araç ile girişler yasak, park etmek kabus ve de pahalı. Neyse ki toplu taşıma araçlarının konforu ve ulaşımı oldukça kolay olduğundan özel araç kullanmanın bir külfet olduğunu anlayacak pek ihtiyaç duymayacaksınız.

Mutlaka Görülmesi Gereken Turistik Yerler

O kadar fazla ki! Londra’ya gittiğim ilk zamanlarda sürekli gezip gördüğüm turistik yerleri birbirlerine yakın olanları biraraya getirerek kısa başlıklarla paylaşayım.

Merkezde bulunan Big Ben ve London Eye zaten karşılıklı. Westminster Abbey de öyle. Buralardan Southbank, National Gallery ve Trafalgar Square, Buckhingam Palace, St James’s Park ve Green Park’a yürüyerek ulaşabilirsiniz.

img_8866

Londra Buckingham Palace
Buckingham Palace

Parklar ; St James’s Park ya da Green Park (Ya da neden ikisi de olmasın)-National Gallery (Trafalgar Meydanı)

Natural History Museum-Victoria and Albert Museum-Science Museum-Hyde Park-Piccadilly Circus-Oxford Street

Piccadilly Circus (Buradan Soho sokaklarını gezebilirsiniz.)-Regent Street-Carnaby Street

img_8872

Doğu Londra/Güney Londra ve vintage dükkanlar, pazarlar.Bu semtler biraz daha alternatif gezmek isteyenler için. Buraları erken bitirirseniz daha sonra Tower Hill tarafına metroyla geçebilirsiniz.

Bu bölgede uzun kalmak isterseniz : Tower of London ve Tower Bridge taraflarını ilk güne alabilirsiniz. Tamamen zevkinize kalmış.

img_8877

Brixton-Brick Lane-Shoreditch (Müzikle aranız iyiyse  Rough Trade mutlaka gezilmeli.)-Barbican Centre-Tower of London-Tower Bridge

Regent’s Park & Primrose Hill-Camden Town civarını gezebilirsiniz.

img_8831

Abbey Road ve The Beatles

Londra’ya gelmişken efsane grup the Beatles’ın dağılmadan kısa bir süre önce biraraya gelip kaydettikleri son albümün adını taşıyan Abbey Road’a gidin derim. Albümün kapağını hatırlarsınız.

Söylentiye göre bu görselin iki anlamı var. İlki The Beatles’ın durmadan hep daha ileriye gittiğini gösterdiği, diğer anlamı ise bence çok daha ilginç; John Lennon’un bembeyaz giyinmesi öldüğünün ( ki kısa bir süre sonra öldürüldü) ve McCartney’in çıplak ayakla yürümesi yine ölümü çağrıştırarak grubun ayrılığını anlatması.

Gezilip görülmesi gereken yerlere The Beatles grubunun efsanevi kapağının çekildiği Abbey Road ile nokta koyalım.

Daha detaylı bilgiler isterseniz internette oldukça fazla bilgi bulabiliyorsunuz o nedenle tekrar tekrar yazmak istemedim.

Ancak Londra bence bu turistik mekanlarla birlikte daha farklı ruhu olan bir şehir.

Ben artık sadece birlikte Londra’yı gezdiğim ve Londra’yı daha iyi tanımak isteyen arkadaşlarıma göstermek veya anlatmak için buraları geziyorum diyebilirim.

Londra’nın turistik yerleri ile birlikte belirttiğim müzeleri,sanat galerilerini, cool semt pazarlarını ve gastronomisini yakından tanımak için turlar düzenliyorum.Dilerseniz bu turlar hakkında bilgi almak için bana yazabilirsiniz.

Gastronomi
Bundan herhalde bir 20- 25 yıl önce İngiliz mutfağı yabancı ziyaretçiler için tam bir şaka konusuydu. Bugün ise artık bir güçlü bir sektör durumunda.

Her kıtada toprakları olduğu için ‘üzerinde güneş batmayan’ ülke olarak bilinen Britanya İmparatorluğu’nun başkenti Londra oldukça göç alan bir başkent. Bu sayade kozmopolit yapısına bürünen Londra bu kozmopolitlikten müthiş dev bir sektör yaratmayı başarmış.

london breakfast

Bugün Londra’da Güney Amerika’dan Japonya’ya kadar dünyadaki yiyeceklerin en güzel örneklerini burada bulmak mümkün.Hatta bazı yemeklerin kendi ülkelerinde bile bu kadar lezzetlisini bulamayabilirsiniz. Öylesine lezzetli ve iştah açıcı sunabilir. LaGavroche’deki Michelin yıldızlı haute mutfağından klasik rustik İtalyan mutfağına ve otantik Hint restoranlarından ucuz ve neşeli yemek mekanlarına kadar herşeyi Londra’da bulabilirsiniz.

Londra’daki yiyecek pazarları ilgisi olanlar için bile başlı başına seyahat nedeni iken,benim en sevdiğim ve 11. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahip olan Borough Market tek tam bağımsız pazar.. Mavi plak burada asılı kalır ve “Londra’nın en eski meyve ve sebze pazarı” olarak Southwark ilçesinin “halkın oyu” olarak adlandırılır Borough Market pazar günleri kapalı oluyor. Southwark metro istasyonundan yürüyerek ulaşabilirsiniz. Meyveler, kekler, hamur işleri, kokteyller gibi bir sürü yiyecek içecek bulabilirsiniz. Hem de uygun fiyatlı!

Portobello Road MarketCumartesileri buraya gidilir derim. Sadece yiyecek değil giyim, süs eşyası gibi birçok şey satılıyor. Kalabalık oluyor genelde. Notting Hill Gate metro istasyonundan çıkıp kalabalığı takip ederseniz pazarın olduğu yere ulaşırsınız. Julia Roberts ile Hugh Grant filmini izleyenler burayı çok iyi anımsayacaklardır.

Camden Market: Benin en favori pazarım .Camden Town istasyonundan çıkıp, dükkanların olduğu yerleri gezdikten sonra, nehrin ve köprünün bulunduğu bölgeye doğru ilerleyin, bayılacaksınız.

Benim Londra’daki lezzetlerim ise kesinlikle kahvaltıda “Pancakes & Berries”,China Town da çin lokantaları, Fish&Chips, Sainsburry’de Donut’s  ve BBQ soslu tavuk ve pek çok dünya mutfağı.nerede yerseniz yiyin herşey çok lezzetli Diğer önerilerim,Hummingbird Bakery: Hayatımda yediğim en iyi cupcakele Ben’s Cookies: Burada ise, bu zamana kadar yediğim en iyi cookieleri yedim.

Tam da sırası gelmişken Londra’nın tabiri caizse geleneksel yemeği olan Fish& Chips’in ( İngilizlerin deyimi ile Crisps’in) hikayesinden bahsetmek ilginç olabilir;

1860’lı yıllarda henüz 13 yaşında olan Joseph Malin,  East End’de fish& chips’i icat etmiş. Oldukça fakir olan ve kilim dokuyarak para kazanan ailesine bakmak için bodrumlarında patates kızartması yapmaya başlamış Yakındaki bir dükkandan kızarmış balıkla birlikte bu lezzetin oldukça iyi biraraya geldiğini farketmiş ve bu işi yapmaya koyulmuş ta ki  1970’lere kadar. 1871’de açılan dükkanı Covent Garden’daki Rock and Sole Plaice şu an hala hizmet veriyor.

Joseph Malin gibi ailesinin dokuma işinden ayrılan diğer bir genç adam ise : Thomas Twining, aromalı üretimi yasaklanmadan önce benim Londra’dan paket paket getirdiğim Twining Çaylarının sahibi; 300 yıldan daha uzun bir süre önce Londra çay işinin Twining’i kurmuş. 1706 yılında satın aldığı dükkanda, aynı zamanda çay servis ederek rekabetin dışında kalan Tom’s Coffee Shop, 216 Strand’da hala açık .Mutlaka ziyaret edin

Müzeler

Londra’ya gelip buradaki müzeleri gezmediyseniz Londra’yı görmüş sayılmazsınız. Çoğunun girişi ücretsiz olduğu için ayrıca keyif alacağınız müzelerde sadece tarih ve sanat yok, modernizm, yaratıcılık,doğa,bilim herşey bir arada.

Natural Museum,Science Museum ve V&A ( Victoria & Albert Museum)Bu üç müzeyi bir arada anlatacağım. Çünkü birbirlerine çok yakınlar. Üçüne de giriş ücretsiz ancak bazen geçici sergiler olabiliyor, onlar paralı.

Ücret ödemeden gezdiğiniz bölümler zaten sizi yeterince tatmin edecektir diye düşünüyorum. Güney Kensington’da bulunan bu müzeler dünyanın en eski, koleksiyonlarındaki milyonlarca eserin yer aldığı İngiliz müzesine kadar uzanan, dünyaca ünlü bazı müzeleri barındırmakta.

British Museum ise dünyanın gelmiş geçmiş tüm uygarlıklarının, ülkelerinin tarihi eserlerinin sergilendiği inanılmaz bir müze. Hakkıyla gezmek saatlerinizi alır, çünkü çok büyük. Afrika’dan, Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan yüzlerce eser bu muhteşem yapıda güvenle saklanıyor. Ülkemizden de birçok eseri görebilirsiniz.

National Gallery Trafalgar Square’deki devasa binada yer alıyor. Londra’daki tüm muhteşem müzelerde olduğu gibi burası da ücretsiz.

İçeride dünyanın en bilindik tablolarının orijinalleri sergileniyor. Da Vinci, Michelangelo, Van Gogh gibi efsane ressamların eserleri hep burada. Hala aklımdan çıkmayan, hayran hayran tabloların içinde kaybolduğum müze…

Benim için hayran kaldığım bu 5 önemli müzenin yanı sıra; modern sanat müzesi olan Tate Modern ve çeşitli sergilere ev sahipliği yapan Tate Britain da görülesi Londra müzeleri arasında.Ayrıca Tate Modern’dan çıktıktan sonra karşıdaki köprüden geçerek Londra gezilecek yerler arasında yer alan St. Paul’s katedralini ziyaret edebilirsiniz.

Ya da buraya yakın olan Londra Müzesi (Museum of London) de ziyaret edilebilecek müzeler arasında yer alıyor. Buraya giriş de ücretsiz.

Sanat

Londra, graffiti sanatından modern sanat çalışmalarına, rönesans ustalarından klasik tabloya kadar her alanda görsel sanatlar için dünyanın en büyük merkezlerinden biridir. Mekanlar İngiliz sanat koleksiyonuyla Tate Britain gibi çağdaş galerilerden Cork Street’teki up-market ticari galerilerine, keskin Londra’daki dönüştürülmüş atölyelere ve sanat eserlerini sergilemek için dönüştürülmüş depolara kadar herşey sanat için vardır dedirtir.

Benim en büyük şansım Saatchi &Saatchi Galerisinden çıkarken meşhur The Rolling Stones ‘ın gitaristi Ronnie Wood ile tanışmam oldu.

Londra’da bu süprizlere’de hazırlıklı olun.

Ronnie Wood - Nermin Yurtoğlu

Alışveriş

Dünya’nın moda akımlarını anında görebileceğiniz moda ikonlarının bulunduğu Bond Street butikleri, Knightsbridge’in emporia’sı Oxford Street’teki zincir mağazalarından klasik moda mağazalarına ve Londra’nın moda trendlerine kadar her şeyi bulabilirsiniz. Londra’da Oxford Street ten bahsetmişken Primark ‘tan bahsetmezsek olmaz. Zaten gidenler çoktan keşfetmiştir. Portobello’da ve pek çok yerdeki Vintage pazarlara da mutlaka uğrayın.

Tiyatro ve şovlar
Londra’nın en büyük cazibe merkezlerinden biri, sunulan çeşitli gösteri ve oyunlardır. Tiyatro seyircileri, National Theatre’daki klasik drama, Globe’deki Shakespeare, West End’de bir dizi ciddi eserler ve eğlenceli müzikaller ve küçük tiyatro ve kulüplerde deneysel oyunlar arasından seçim yapabilirsiniz.

Evet, maalesef sadeleştirilmiş bir Londra yazısı bile bloğuma yetmediğini görüyorsunuzdur. Böylece Londra’yı neden farklı bir yere koyduğum daha iyi anlaşılabilir umarım. Londra bence anlatılan değil gezilen, yaşanılan bir şehirdir. yaşandıkça anlaşılır farkedilir. Istanbul gibi..

Fakat Londra’yı tanımlamanın en iyi tarifi belki de burayı sevmek ne kadar zor ise, gün geçtikçe nefret etmek de bir o kadar zordur.

img_3816

Haftaya bakalım nerede olacağız? Takibe devam..

*Samuel Johnson  1777 : ” When a man is tired of London, he is tired of life ‘

BOZCAADA’DA TOPRAĞA KULAK VERDİK

ÜZÜM KESİP, DOĞA’NIN BEREKETİNİ KUTLADIK..

Bozcaada Bağbozumu Nermin Yurtoğlu

”Gidin, elinize bir avuç toprağı alabileceğiniz bir yere.

Biraz kulak verin toprağa.

Duyacaklarınız, yüz binlerce yıldır, insanlığa hediye ettiği çocuklarının, buluşma gününde yaşadığı mutluluk olacaktır.

Toprağın tarihi, en çok hasat günlerinin neşesiyle harmandır.

Bağ bozumu da bu neşenin en davullu zurnalısıdır.

Derler ki eskiler, bağ bozumu geldiğinde üzümler gelin olur.”

 

Dionysos.

img_3395

Tarihte, “bereketin ve bolluğun” simgesi olarak anılan, tanrılara hediye olarak sunulan üzümle ilgili söylenceler aslına bakarsanız Nuh Tufanı‘na kadar dayanıyor. İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden beri üzüm neredeyse her kaynakta yer almış. İlk bereket tanrılarının sembolü olan üzüm, kutsallığını dönüştürerek edebiyatta ve sanatın çeşitli dallarında da yer bulmuş.

Birçok kaynak yüzlerce çeşidi olan üzümün anavatanı olarak ise Anadolu‘yu gösteriyor.

Bağcılık için yerkürenin en elverişli iklim kuşağı üzerinde bulunan ülkemiz, asmanın gen merkezi olmasının yanı sıra son derece eski ve köklü bir bağcılık kültürüne de sahip.

Yapılan arkeolojik kazılardan Anadolu ‘da bağcılık kültürünün M.Ö. 3500 yılına kadar dayandığı saptanmış. Tarih boyunca Anadolu’da elde edilen üzümler çoğunlukla kuru ve yaş olarak tüketildi. Bir kısmı da pekmez, bulama, pestil, lokum ve köfter şeklinde değerlendirilirmiş.

PEKİ NEDİR BAĞBOZUMU DEDİKLERİ?

Yine binlerce yıl öncesinde Yunan mitolojisine kadar uzanan bağbozumu şenlikleri tanrısı Dionysos adına düzenlenirken aynı zamanda bereketi, çoğalmayı, birlikte olmayı, coşkuyu da kutlamak için düzenleniyor.

O yılın mahsulü kutlamalarla toplanıp bununla birlikte güzel yemekler yapılıyor, yeniliyor, içiliyor, eğleniliyor. Bağ bozumu demek şenlik demek, mutluluk demektir.

Sonbaharın bir diğer adı olacak kadar önemli olan bağ bozumu için üzümlerin son olgunlaşma dönemine girmesi gerekiyor. Bu yüzden ülkemizde mevsimlere ve bölgelere göre yakın ancak farklı tarihlerde yapılıyor. Koruk daha parlak, suyu daha tatlı oldu mu üzüm için vakit tamamdır.

VE NASIL YAPILIR?

Bağlarda..

Bozuma hazır olan üzümler için bağ makası ya da bağbıçağı kullanılıyor. Elde makas ya da bıçak, kesilen üzüm salkımları küfelere doldurulur. Ardından üzümler salkımlarından ayıklandıktan sonra potasyum nitratlı bir çözelti içine daldırılıp güneşte bekletilirler. Sonrasında ise pekmez, sirke ya da şarap hangisi yapılacaksa ona göre hazırlanırlar.

Bağdan toplanan üzümler farklı çeşitlerde olabiliyor. Az önce de söylediğimiz gibi üzümlerin toplanması için olgunlaşmış olması şart. Yoksa erken toplanan üzümler ekşi oluyormuş.

Bozcaada Bağbozumu Festivali Nermin Yurtoğlu
Bozcaada Bağlarında

BOZCAADA BAĞBOZUMU -Nermin Yurtoğlu

img_3514

img_3515

Bu kadar güçlü bir tarihe ve derin bir anlama sahip olan bağbozumu sadece üzüm toplamak değil elbette. Her kültürün bağ bozumunu karşılama ve kutlama anlayışları farklı olsa da ortak olan şey kutlama, umut ve berekettir.

Günümüzde toprağa kulak verip birçok şenlik düzenleniyor aslında. Nefis sofraların kurulduğu, yarışmaların düzenlendiği şenliklerde bağlar ve üretim yerleri de gezilerek, üzüm ve bağcılık kültürü tanıtılıyor. Bu da tabii yerli üreticilerle halk arasında daha organik bir bağ kurulmasını sağlıyor.

Bozcaada Bağbozumu -Nermin Yurtoğlu

TÜRKİYE’DE BAĞBOZUMU YAPILAN YERLER

Türkiye’de toprağın sesine kulak verip, bağ bozumunu bir şenliğe dönüştüren şehirlerimiz ve etkinliklerimiz var.

Bozcaada Bağ Bozumu Festivali

Heredot’un dediği gibi ‘ Tanrılar Bozcaada’yı insanlar uzun yaşasın diye yaratmış olmalı.İki yıl önce ilk gittiğimden bu yana en sevdiğim yerlerden biri Bozcaada. Arnavut kaldırımlı dar sokakları, unutulmaz gün batımı , butik dükkanları ve mis gibi ada havasıyla çok sevdiğim Bozcaada ‘da hızlı keşfedilen diğer pek çok yer gibi güzel olmanın bedelini ağır ödüyor. Daha önce sakinliğine ve doğasına hayran olduğum bu adayı bir de Bağbozumu Şenliklerinde gördüğümde açıkçası bir turizmci olarak gördüğü talep karşısında mutlu olmam gerekirken, insanların doğaya karşı duyarsızlığı ve tüketim hırsları karşısında resmen acı duydum.

Mitoloji ‘de Tenedos olarak anılan Bozcaada’nın toplam yüzölçümündeki 18.500 dönümü bağlarla kaplı.Bozcaada’da bağ bozumu, eylül ayının ilk haftalarında yapılıyor. Bozcaada Bağ bozumu Festivali’nde bağlardan üzümler toplanacak, çiftlikler gezilecek, üzümler dalından yenecek ve tadımlar yapılıyor.

Bozcaada Bağbozumun en keyifli yaşandığı yerlerden biri ancak burayı detaylı anlatmayı farklı bir yazıya saklamayı tercih ediyorum

Ürgüp Uluslararası Bağ Bozumu Festivali

Ürgüp’te üzümün geçmişi ortalama 4 bin yıl öncesine kadar dayanıyor. Haliyle bölge ve bölge halkı için üzüm çok önemli. Ürgüp’ün girişindeki Üç Güzeller mevkiinde yapılan festivalin neredeyse 50. kez yapılıyor. Uluslararası arenada yer alan festivale katılarak üzümlerin tadına bakabilir, çiftçilerle sohbet edebilir, Ürgüp’ün harika doğasına tanıklık edebilirsiniz.

Urla Uluslararası Bağ Bozumu Festivali

Urla’daki bağ bozumu şenliği, 2600 yıldır süregelen bir gelenek. Urla’da bağ, sadece yalnızca üzüm yetiştiriciliğini değil tüm tarlaları kapsıyor. Bağ bozumu ise tarlalardaki hasadı anlamına geliyor.

Trakya Bağ bozumu Festivali

Trakya diyerek aslında geniş bir bölgeden bahsediyoruz. Keza bu bölgede de bağbozumları son derece şenlikli geçiyor. Kırklareli, Edirne, Şarköy Mürefte (Tekirdağ) bağ bozumunu eğlenceler ve şenliklerle kutlayan yerler. ‘Binbir çiçek’ anlamına gelen Mürefte’ye giderseniz Türkiye’nin ilk şarap müzesini ziyaret etmeyi unutmayın.

Elazığ Bağ bozumu Festivali

Elazığ’da da bağ bozumu olduğunu ve hatta Türkiye’nin en iri taneli üzüm öküzgözünün buranın yerel bitkisi olduğunu biliyor muydunuz? Öküzgözü tıpkı Elazığ gibi Trakya ve Ege’de de var ancak uzmanların söylediği, en lezzetli öküzgözünün Elazığ’da yetiştiğidir.

Denizli Çal Bağ bozumu Şenlikleri

Başta üzüm üreticileri olmak üzere yerel halka bayram tadında birkaç gün yaşatma hedefinde olan şenlikler, her sene üzümün olgunlaşmasına bağlı olarak eylülün ilk haftasında gerçekleşiyor. Aynı zamanda kültür ve sanat etkinliklerinin de olduğu şenlikte çeşitli yarışmalar ve konserler de düzenleniyor.

Gelibolu Bağ Bozumu Etkinliği

Gelibolu’daki bağlarında bağ bozumu etkinliği diğer şenlikler kadar kapsamlı olmayabilir ancak yine de çeşit çeşit üzümleri toplamak için katılabilirsiniz.

Antik çağlardan bu yana, Anadolu topraklarının bereketini, devamlılığının göstergesi olan üzüm, ‘bağbozumu’nda tam olarak kimliğine kavuşuyor..

Her yıl Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleştirilen, rengarenk geçen festivallerle kutlanan bağ bozumu şenlikleri hem bölgeye yaşattığı canlılık hem de misafirlerine yaşattığı keyifli zamanla mutlaka yaşaması gereken deneyimlerden bir tanesi.

Bugün Türkiye, yaş üzüm üretiminin yüzde 40‘ını kurutmalık, yüzde 30‘unu sofralık, yüzde 28‘ini şıralık yüzde 2‘sini şaraplık olarak değerlendiriliyor.

O halde seneye sonbahar kendinize bir iyilik yapın,mutlaka katılın, bu eşsiz deneyimi yaşayın..

img_3510

VİDİ NAPOLİ e DOPO MUORİ ! ‘Napoli’yi Görmeden Ölme’

Lüks ve Konforlu bir Devr-i Alem; Gemi Seyahati- NAPOLİ

Her güzel şeyin bir sonu var, bu kez gemi seyahatimizin son durağı olan güney italya’nın ünlü liman kenti Napoli’deyiz.

Nermin Yurtoglu
Napoli

İtalyanca’da Naples olarak adlandırılan ve ismini Yunanca’da yeni şehir anlamına gelen Neapolis’den alan Napoli, Güney İtalya’nın en büyük, tüm İtalya‘nın ise (Roma ve Milano’dan sonra) üçüncü en büyük kenti. Güney İtalya’da Campania bölgesinin başkenti olan Napoli, Akdeniz sahilinde, Napoli Körfezi üzerinde, Vezüv Yanardağı ve Campi Flegri adında iki volkanik bölge arasında yer alıyor.

M.Ö 7. yüzyılda yunanlılar tarafından kurulan Napoli içinde köklü bir tarih barındırıyor. Tarihi ve kültürel dokunun bir çok avrupa şehrinde olduğu gibi korunduğu Napoli’nin eski şehrin merkezi olan bölümü Unesco Dünya Mirasları listesinde yer alıyor.

Daha önce iki kez yine gemi seyahatlerinin başlangıç noktası olduğu için gelmiş olduğum bu güzel kente, yanaştığımız limanından, güverteye çıkarak uzun uzun bakıyorum.

O kadar güzel ki ! Ve söylendiğine göre bir o kadar da tehlikeli..

20.yüzyılın başlarında mafyaya teslim olmuş bu güzel kent bugün yankesicilik ve hırsızlıkları ile kötü bir üne sahip olsa da beni bugün sadece Napoli sokaklarında yürümek, mükemmel pizzasından tatmak ve yakındaki Capri adasını gezmek ilgilendiriyor. Olumsuz düşüncelerden uzak, bu güzel kentin tadını çıkartacağım için çok heyecanlyım..

Kentler&Trendler
İtaly

Sonra birden kısıtlı olan zamanı hatırlıyorum. Gemi seyahatindeyiz ve zaman ile yarışıyoruz,o nedenle planlamak yerine hızlıca kentin sokaklarına kendimizi atıyoruz.

Liman
Napoli Limanı

Karşımızda tam bir ortaçağ kalesini andıran görkemi ile Castel Nuovo ( Nuovo Kalesi) duruyor. Castel Nuovo 1282 yılında Angevinler tarafından yapılmış,15.yüzyılda Aragonlar tarafından yeniden inşa edilmiş. ‘Yeni kale’ olarak çevirebileceğimiz kale girişindeki Zafer Takı türünün en güzel örneklerinden biri. Kalenin içindeki Museo Civico 14. ve 19. yüzyıllardan kalma heykel,mozaik,tablolarla dolu ve zamanı olanlar için mutlaka görülmeye değer.

Kalenin içinden geçiyor şehrin tüm renkleriyle  dolu dolu daracık sokaklarında saatlerce yürüyor, keyifle gülümseyen insanlarıyla selamlaşıyoruz. Bu arada karnımız acıkıyor ve Napoli denilince ilk akla gelen pizzasını buranın en iyi mekanında tatmak istiyoruz . Biliyoruz ki, Napoli’de yiyeceğimiz pizza sadece dünyanın herhangi bir kentinde yediğimizden değil, İtalya’nın diğer kentlerinde yiyeceklerimizden de daha leziz olacak.

Hem macera sever hem de bir kenteki en iyi lezzeti o kentin halkı bilir düşüncesinde olan bizler, hemen gördüğümüz Napolilere sormaya başlıyoruz ;

En iyi pizza ‘yı nerede yeriz ?

Sanki anlaşmışlar gibi bize önerdikleri tek yer var ; L’Antica Pizzeria Da Michele ..

Pekala, oraya nasıl gideriz ? Çoğu İngilizce bilmiyor tarifler biraz karışık geliyor zamanımızda azalıyor tam vazgeçecek iken, oldukça şık giyinmiş ve motorsiklerleri ile evlerine gitmeye hazırlanan iki italyan bize yardımcı oluyor.

Kim ne derse desin İtalyanların centilmenliği tartışılmaz , öyle ki ben soru sorup anlamaya çalışırken birinin motorsiklet üzerindeki kaskına çarpıyorum ve kask yere düşüp biraz hasar görüyor. Ancak tepkiler gayet dostça, gülümseyerek kask yerinden alınıyor ve yol tarifine devam ediyorlar.

Mecaralı yolları aşarak sonunda mekana geliyoruz.

Bende biraz hayal kırıklığı oluyor çünkü mekan dolu ve sıra numarası alıp beklememizi istiyorlar. Ben sıra beklemekten nefret ederim. Özellikle aç ve yorgunsam beklemek bir işkencedir, haliyle hemen suratım asılıyor. Ancak kapıdaki kişi pek kibar sayılmaz, oldukça mesafeli beklemiz gerektiğini söyleyip duruyor. Bu durum beni haliyle daha da sinirlendiriyor.

Neyse ki arkadaşım beklemeye değeceğinden ve sıranın hemen geleceğinden emin, bende ‘sırada bekleme’ görevini ona bırakıp yandaki şirin dükkandan, yemekten sonra fırsatımız olmayabilir düşüncesiyle magnet alıyorum. Turist olarak yeni bir kentte öncelikli yapılması gereken işler listesindeki en önemli konuyu ,yani ‘magnet’ alma işini de böylece halletmiş oluyorum.

Neyse ki tam da o esnada sıramız geliyor .

Sonradan mekanla ilgili yorumları okurken anlıyorum ki biz oldukça şanslıymışız, beklediğimiz o sıra, bu küçük ama oldukça ünlü mekan için sıra bile sayılmazmış. İyi ki vazgeçip dönmemişiz yoksa bu nefis pizzalardan mahrum kalacaktık! İçeri girdiğimizde  uzun salonun sonuna doğru kocaman bir pizza fırını, karınca gibi çalışan bir ekip, yani oldukça hareketli bir mekanla karşılaşıyoruz.

L’Antica Pizzeria Da Michele’ , salaş esnaf lokantası kıvamında bir pizzacı. İki tarihi cadde Via S. Biagio dei Librai ve Via Tribunali’ye 10 dakika mesafedeki bu mekân 1870’ten beri pizzacılık yapan bir ailenin yeri . Duvarlardaki mönülerde de göreceğiniz üzere sadece iki çeşit pizza yapıyorlar.

Büyükbabaları Michele’nin dediği gibi : “Sadece iki Napoli pizzası vardır: Margarita ve Marinara. Eklenecek her türlü şey, dünyanın bu en ünlü lezzetinin mükemmeliğini eksiltecektir.”

Küçücük ek bir salon burası. Garson -neyse ki gülümseyerek – gelip tek bir soru soruyor: “Margarita? Marinara?” biz elbette lezzeti bozmak istemiyoruz, Margarita diyerek pizzamızın gelmesini bekliyoruz. Müthiş hızlı bir servisle pizza ve içeceklerimiz geliyor.

L’Antica Pizzeria Da Michele

Alüminyum tabaklarda gelen pizzalar neredeyse o güne kadar yediğimiz basit, boyutuyla doyurucu ve de en lezzetli pizzalar oluyor.Manda sütünden üretilen nefis mozerallayla yapılmış margaritadan 2 büyük boy yiyoruz..Mozzarella, domates ve fesleğenli 5 euro’luk nefis Margarita’nızı yerken duvarlarda göreceğiniz Julia Roberts kareleri, 2010 yapımı ‘Eat Love Pray’ (Ye, Dua et, Sev) filminden oturduğumuz masanın da Julia Roberts’ın filmde oturduğu masa olduğunu farkediyoruz.

img_2607.jpg

Peki nedir bu Pizza ? Bu küçük kentten nasıl tüm dünya’ya yayılmış ?

Bir ‘foodie’ olarak bu konuyu incelemeden Napoli’den gitmek olmazdı elbet;

İTALYAN EFSANESİ PİZZANIN İLGİNÇ TARİHİ

Günümüzde hemen herkesin ya özellikle gidip yediği ya da yemek yapmaya zamanı olmadığı için en yakın restorandan sipariş ettiği pizzanın oldukça ilginç bir tarihi var. Pizza, Latincede ezmek ve öğütmek anlamına gelen “pinsere” fiili ile ilgili.

Sadece isim olarak değil, bizdeki pide gibi pizzanın da doğuşu  Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarında arpa ve suyla elde edilen “maza”ya dayanıyor. Tabi, pizzanın keşfine ilişkin olan hikaye hepsinden daha ilginç.

Pizza, aslında mozzarella peyniri ve domatesin muhteşem birlikteliğiyle yoksul İtalyan halkının vazgeçilmez lezzeti olarak yüz yıllarca tüketilmiş. Dünya çapında bir üne kavuşmasının hikayesi ise, 1889 yılında Kraliçe Margarita’nın mozzarella peyniri, domates ve fesleğen ile süslenmiş pizzayı tatması ile başlar. Bu tarihe kadar yoksul halk tarafından tüketilen pizza, Kraliçenin kendisine sunulan pizzayı beğenip, aşçı Esposito’ya bir teşekkür mektubu göndermesi ile zengin halkın da sofrasına girmeye başlar. İlgili mektup, hala bugünkü adı “Pizzeria Brandi” olan pizza dükkânının camında sergilenmekteymiş.

Hikaye ise şöyle, Esposito’nun “Pietro” isimli pizza fırını, İtalya Kraliyet sarayı ile komşudur. Kral ve kraliçe sarayda dinlenirken onları tam anlamıyla mutlu etmek isteyen saray aşçıları tüm hünerlerini gösterir. Kısmet bu ya,Kraliçe canının pizza istediğini söylediğinde ise işler biraz karışır.Kraliçe Margarita yemek pişirmesi için dönemin pizza ustası Raffaele Esposito derhal saraya çağırılır. Geleneksel sarımsak soslu pizzanın kraliyet ailesi için uygun olmadığını düşünen Esposito da Kraliçe için üç farklı pizza hazırlar.Esposito, kraliçe pizzanın ismini sorduğunda ise heyecandan ne söylemesi gerektiğini unutur ve telaşla kraliçenin adını telaffuz eder.Pizzayı çok beğenen Kraliçe Margherita, Esposito’ya yazdığı mektupta söz konusu pizzadan “Pizza Margherita” şeklinde bahseder. Kraliçe’nin pizzayı çok sevmiş olması ve bunun için Esposito bir teşekkür mektubu yazması kısa zaman içinde tüm halk tarafından duyulur ve yoksul sofralarından saray mutfağına girmeyi başarır.

İşte bu pizza bugün ‘Margarita’ olarak bilinen ve üzerinde İtalyan bayrağının renklerini taşıyan domates, mozzarella peyniri ve fesleğenli pizza’dan başkası değildir.

Pizzanın tüm dünyaya hızlı bir şekilde yayılmasında ise bilinenin aksine herhangi bir etkisi bulunmuyor. 1800’lü yılların sonunda Amerika’ya göç eden İtalyanlar, yerleştikleri bu ülkede yemek kültürlerini olduğu gibi devam ettirmeye çalışır. İtalyan göçmenler tarafından açılan küçük pizza restoranları sayesinde Amerikalıların da günlük yaşamına giren pizza, Amerikalı girişimcilerin açtığı büyük pizza restoranlarıyla daha da dikkat çekici bir hal alır.

Yaygın bir görüşe göre dünyanın birçok bölgesinde tüketilen pizza türleri, İtalyan pizzasından oldukça farklıdır. Fesleğen ve sarımsak gibi orijinal malzemelerle yapılan İtalyan pizzasını tatmanın en güvenilir yolu da Napoli’yi ziyaret etmek olacaktır.

Bir gün İtalya’ya yolunuz düşerse Lazio stili, Pizza Romana; Sicilya stili, Beyaz pizza, Napoliten stili Pizza Margarita’yı denemeniz şiddetle tavsiye ediliyor.

Pizzanın doğum yeri sayılan Napoli merkezli ‘Napoli.com’a göre ise ‘Margarita’ en az 204 yaşında. Site, bu pizzanın kraliçe için icat edilmediğini, ama kraliçeye sunulmasıyla bu ismi aldığını öne sürüyor. İtalya’daki anketlere göre, halkın yarısı pizzayı İtalyan mutfağının sembolü olarak görüyor. ‘Pizza’ kelimesinin de tüm dünyada en çok tanınan İtalyanca sözcük olduğu tahmin ediliyor.

Napoli gezimiz sadece lezzetli pizza ve kentin dar ve renkli sokaklarında değil , feribot ile 1 saatte geçtiğimiz dünya’nın en havalı adası Capri’yi de dahil ettiğimiz için unutulmayacak kadar keyifli geçti.Capri seyahat notlarımı ‘diğer seyahat yazılarım’ bölümünde bulabilirisiniz.

Napoli, sadece lezzetli pizzaları, tarihi ile değil yakın mesafelerde günü birlik gidebileceğiniz Pompeii Antik Kenti, Venüs Yanardağı,Amalfi ,Positano, Sorrento,Procida ve Capri Adası ile tam anlamıyla bir tatil cenneti.

Film’de söylendiği gibi biz Napoli’yi çok sevdik, müthiş Pizza’sını yedik ve yaşadığımız için bolca şükrettik..

O yüzden boşuna dememişler;

Vidi Napoli e Dopo Muori ! ‘Napoli’yi Görmeden Ölme’!

Haftaya farklı bir kentte görüşmek üzere.

Sevgiyle kalın,

https://m.gecce.com.tr/yazarlar/kentler-ve-trendler/vidi-napoli-e-dopo-muori-napoliyi-gormeden-olme

BARCELONA, BARCELONA

Fransa kıyılarından akşam saatlerinde hareket eden gemimizde, bir taraftan günün yorgunluğunu aperatiflerimizle atmaya çalışırken diğer taraftan yemek sonrası üzerimize çöken rehavetin etkisiyle geç olmadan odalarımıza çekilip dinlenmeyi ve yarına daha dinç uyanabilmeyi planlıyoruz ki, tam da o sırada kulağımıza gelen buğulu bir ses ve etkileyici müzik bizi adeta kendimize getiriyor.

Sahnedeki İspanyol şarkıcının söylediği birbirinden güzel flamenko şarkıları dinlemeye koyuluyor, tadı damağımızda kalan fransız kentlerinin etkisinden çıkıp, yarın sabah demir atacağımız İspanya topraklarının etkisine girdiğimizi farkediyoruz.

En son ‘Barcelona, Barcelona‘  filmini izlerken bu hisse kapılmıştım yani hemen Barselona’yı görme hissinden bahsediyorum. Filmin çarpıcı konusunun yanısıra izlerken aklınızın bir köşesinde bu kenti (eğer görmediyseniz) mutlaka görmek, eğer daha önce gördüyseniz tekrar gidip görme isteğiniz hasıl olur.

İşte bu buğulu ses ben de yine aynı etkiyi yaptı ve bu kez belki müzik veya film değil Barselona’nın ta kendisidir etkileyici olan diye düşünmeden edemedim.

Sabah gemimiz sireni ile İspanya’nın Madrid’ten sonra ikinci büyük şehri, 17 özerk bölgeden biri ve Katalonya’nın başkenti olan Barselona’yı selamlarken, ben daha önce bir kaç kez geldiğim bu güzel kenti, günü birlikte olsa bir kez daha göreceğim için kendimi mutlu ve şanslı hissettim.

Şimdilerde dünya’nın en güzel ve en yaşanılası kentleri arasında gösterilen Barselona nın kuruluşu hakkında tam bir bilgi yok sadece birkaç iddia var , O iddialardan biri, kenti Hannibal‘ın babası Cartagnalı General Hamilcar Barca nın kurduğu şeklinde. Aslında kentin adının Barca’dan geliyor olduğunu varsayarsak bu doğru olabilir gibi görünüyor, ne dersiniz?

Bugün ise Barselona demek, eşsiz eserleriyle kenti donatan mimar Gaudi, Picasso,Dali ve Mino, tadına bakmadan dönmek istemeyeceğiniz Paella,deniz ürünleri ağırlıklı ünlü gurme restoranları ile tapas barları ve yine buraya özgü Sangria şarabı demek. Kimileri için ise dünyanın sayılı kulüplerinden birine sahip olması nedeniyle futbol, istiklal caddesini anımsatan La Rambla ve ince kumlu plajları ile tatil kenti demek.

Herkese hitap edecek farklı bir güzelliği bulunan dolu dolu bu kenti kısacık zamanımız nedeniyle bu kez  hop on hop off otobüsleriyle dolaşmayı tercih ediyoruz..

Turistik gezi otobüsleri olan hop on hop off ‘larda Barselona’yı gezmek için 3 farklı rota var; Kırmızı, Yeşil ve Mavi rotalar. Biz, Barselona’nın en fazla görülmesi gereken turistik yerlerininde dahil olduğu ( Sagrada Famillia dan Barselona Futbol Stadyumuna kadar) 20 farklı noktaya giden Mavi otobüsleri -rotayı seçiyoruz.

İlk durağımız elbette Barselona’nın en önemli yapıtlarından biri .Şehrin her köşesine imzasını atan Gaudi’nin tamamlayamadığı eseri Sagrada Familia (Kutsal aile katedrali).

img_2562

Şöyle düşünün; Mısır’daki piramitler söylendiğine göre antik aletlerle yirmi yılda inşa edilmiş. Sagrada Familia ise tam 135 yıldır tamamlanamayan bir katedral! Yapımına 1882 yılında başlanan katedral ,Gaudi’nin karışık mimari projesinin çözümlenme zorluğu ve halktan gelen sembolik yardımlar nedeniyle bitirilemediği ve Gaudinin ölümünün 100. yılına denk gelen 2026 yılında tamamlanacağı söyleniyor. Katedral ile ilgili diğer ilginç bilgi ise,ünlü mimar bu devasa katedrali planlarken iki şeyden esinlenmiş bunlardan biri Rus Mimari tarzının kubbeleri diğeri ise Kapadokya’nın Peri bacaları imiş..

Otobüsümüzden iniyoruz, Sagrada Familia yine tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor ve yine önünde metrelerce uzanan ziyaretçi kuyruğu var. Bu kez o uzun kuyrukta bekleyecek zamanımız belki biraz da sabrımız yok. Zaten bir önce gördüğümüzden farklı birşey olmadığını düşünerek, bir diğer Gaudi şahaserini yani  Park Guell ‘i görmek için yola devam ediyoruz.

Gaudi’nin Barselona denilince akla ilk gelen isimlerden biri olması bu şehirdeki eserlerini gördüğünüzde hiç şaşırtıcı gelmiyor. Nitekim kendisinin  Sagrada Familia dışında ParkGuell, Mila (La Pedrera-yaşayan ev),Casa Baltlo isimli şahaser eserleri de şehrin her köşesine serpilmiş durumda ..

Park Guell

Burası tam bir masal dünyası gibi. Hansel&Gratel masalında anlatılan şekerleme evlere benzeyen binalar, yemyeşil bitkiler ve rengarenk mozaikler arasında masalsı bir görünüm sergiliyor Park Guell..

Her gelişimde seyretmeye doyamadığım Gaudi’nin renkli ve tuhaf dünyası Park Guell ‘in aslında ilk toplu konut örneklerinden biri olduğunu duyduğumda oldukça şaşırmıştım.

Evet yanlış duymadınız burası ilk olarak bahçe-şehir olarak tasarlanmış sonrasında şehir parkına dönüşmüş. İçinde 2 ev, meydan,3 viyadük ,sütunlu salon ,Gaudi’nin Sagrada Familia ‘ya geçene kadar kullandığı kendi evi bulunuyor.Giriş Gaudi’nin evi hariç ücretsiz.(Evi gezmek 6 Euro civarındaydı yanılmıyorsam)

img_2566

Giriş pavyonlarının arasında yer alan çifte merdivenin en önemli özelliği üzerindeki ejderha heykeli.Parktaki herşey gibi üzeri kırık seramiklerle kaplanmış olan ejderha aynı zamanda parkın simgesi.

img_2537

Hypostyle salonu ve viyadükler burada dikkat çeken diğer bölümler arasında yer alıyor. Meydana çıkıp Barselona’yı tepeden izlemek ayrı bir keyif hele birde canlı müzik olursa..

Casa Mila  ve Casa  Batllo

Yine Gaudi’nin başyapıtlarından biri olan Casa Mila, havalandırma işlevi gören heykellere sahip.Eğimli, kıvrımlı iç mimarisi ile bu yapıt canlı bir organizasmaya benzetildiği için halk arasında ‘yaşayan ev’ (La Pedrera) olarak anılıyor.

Casa Batllo ‘nun tepesindeki dört kollu haç Majorca ‘dan getirilmiş seramiklerle kaplı Gaudi’nin Mudejar’dan etkilenip şehrin merkezine o dönemin en zengin sanayicisi için yaptığı ‘Kemik ev’ veya ‘kocaağızlı ev’ gibi Barselonalıların farklı isimlerle adlandırdığı ilginç eserlerden.

img_2402

Las Rambla

Şehirdeki Gaudi eserlerini gezdikten sonra, hızlı adımlarla önce şehrin en önemli meydanı olan Katolanya’dan geçip şehrin ana caddesi, Las Ramblas’a geldik.

Las Ramblas( veya Las Ramblas) iskelede başlayıp ,şehrin merkezine kadar ulaşan en popüler caddelerden biri.Bu cadde 5 farklı Rambla’ nın (caddenin) birleşmesinden oluşuyor.Caddenin sonunda bulunan Kristof Kolomb Anıtına doğru yürürken canlı heykeller, çiçek ve turistik eşya satan dükkanlardan,restoranlardan geçiyorsunuz.Caddenin hareketliliği İstiklal caddesini hatırlatıyor.

img_2548

Cadde’nin renkliliği, canlılığı bir yana öncelikle güzeller güzeli yeğenime buradan istediği özel bir hediyeyi almak için cadde üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarından birine giriyoruz. Sahibi ve çalışanlar hintli .Ürünlere bakarken nereden geldiğimiz soruluyor, Türkiye’den dediğimizde önce futbol sonrasında İstanbul hakkında sorular soruluyor bize. Ancak ilginç olan şu ki çalışan ekibin hepsi gayet anlaşılır şekilde türkçe konuşuyor! Şaşkınlığımı gizleyemediğimi görünce gülümseyerek mağaza sahibinin bir türk kızı ile evli olduğunu öğreniyoruz.Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorlar ,İstanbul’a hayran kaldıklarını dinliyoruz. İstanbul’un Barselona’dan çok daha güzel olduğunu ama Barselona’da yaşamın çok daha rahat olduğunu ekliyorlar.. (Kesinlikle katılıyorum) kısıtlı zamanımıza rağmen güzel sohbetler ederek, tabiki pazarlık yaparak hediyeler alıp Barselona’nın orta yerinde Hintlilerle Türkçe İstanbul’u konuşup mağazadan ayrılıyoruz. Dünya gerçekten çok küçük ve çok enteresan.

Bu arada saate bakıyoruz günü çoktan yarılamışız ve gemiye dönmeden önce Barselona’da gezeceğimiz bir kaç yer daha var,acele etmeliyiz..

Kristof Kolomb Heykeli

Las Ramblas caddesi sonundaki Port Vell adlı limanı Kristof Kolomb’un kocaman heykeli süslüyor. Bu heykel aynı zamanda Barselona’nın sembollerinden biri. 1888 yılında Rafael Atche tarafından yapılan ve yaklaşık 6 metre uzunluğundaki bu heykeli tek bir karede yakından fotoğraflamak oldukça zor.

O dönemde Amerika’nın varlığı bilinmediğinden Çin’e ulaşmayı düşünen Kolomb, doğu yerine sürekli batıya giderek Çin’e ulaşmayı hayal eder.Bu nedenle çıktığı kara parçasının Marco Polo nun anılarında yer alan adalar olduğunu zanneder. Oysa farkına varmadan yeni bir kıta keşfetmiştir.

Heykel kimine göre Amerika’yı işaret etmektedir ancak rivayetlere göre asıl işaret edilen yön ise ‘kusursuz ve kuşkusuz Cezayir’dir.

Heykel amerika kıtasının keşfinin şerefine yapılmış ,ancak keşiften sonra Amerikan yerlilerinin katliamları artmış ve bugün bölgede pek çok kişi artık Amerikayı ve sömürgeciliği yücelten bu heykelin kaldırılmasını istiyor. Tarihi okuyunca aslında hiç te haksız da sayılmazlar

img_2458

Port Vell ( Eski Liman)

Port Vell Barselona tarihinde önemli bir yere sahip olan ve La Rambla’nın sonunda yer alan Kristof Kolomb anıtından, La Barceloneta’ya dek uzanan şehrin en eski limanı.

Limanın sağ tarafında Gümrük Binası ve diğer tarafta Liman başkanlığı binası göz dolduruyor. Limanın ‘yat kulüplerinin’ bulunduğu rıhtım üzerinde kalan en hareketli bölgesi  Mall d’Espanya’ya gitmek için La Rambla’nın sonundan dalgalı bir biçimde tasarlanmış ‘Rambla del Mar’ köprüsünü geçmek istiyoruz. O sırada gerçekleşen Yelken yarışları nedeniyle köprü açılıyor ve bu da bizim için unutulmaz bir deneyim oluyor.

img_2555

Ve Barselona Mutfağı..

Katalan Mutfağı dünya’nın en önde gelen mutfaklarından. Birbirinden ünlü restoranlar var ancak bizim zamanımız yok bu özel mutfağının lezzetlerini tatmak istiyoruz.

Las Ramblas ‘ta gezinirken acıktığımı farkediyoruz ve cadde üzerinde atmosferiyle ve menüsüyle gözümüze çarpan Restaurante Moka   da karar kılıyor ve içeri giriyoruz.

Fiyatları makul ve oldukça kaliteli hizmet veren bir restoran burası. Aslında Avrupa şehirlerinin en sevdiğim tarafı nerede olursanız olun, servis, hijyen, lezzet konusunda çoğu restoranların standardı İstanbul’da bulabileceklerimizden çok daha iyi.

Kendimize geleneksel Paella, Midye Tava ve İspanyol Omleti ile Sangria şarabından oluşan mükellef lezzetlerle dolu bir menü söylüyoruz.

Görünümü kadar lezzetleri de şahane olan menüyü tadarken özellikle Bir foodie olarak, ilerleyen günlerde sadece bu özel bölgenin lezzetlerini anlatacağım bir makale yazacağıma dair kendime söz veriyorum.

img_2464

Barselona bu kadar kısa zamanda gezilecek bir yer değil. Zaten bir turizm ve seyahat profesyoneli olarak özellikle belirtmek istediğim bir detay var; Barselona bugün dünya’nın önde gelen seyahat destinasyonlarından biri durumunda.

Öyleki 1 milyon küsur nüfusa sahip kent bugün 30 milyondan fazla turist ağırlıyor ve Barselona halkı bugün turistlerden bıkma noktasına gelmiş . Aslında şımarıklık gibi görünse de hiç haksız sayılmazlar çünkü bu sayı İstanbul’a gelen turistin 5 – 6 katı demek. Küçücük bir Barselona için bu sayı çok fazla.Istanbul ile kıyaslandığında kesinlikle daha fazla turisti hakediyoruz fakat buradan çıkartılması gereken dersler var ;Turizm ciddi bir büyürken planlanması gereken bir sektör . Aksi taktirde yerel halk, kültür ve doğa herşeyi ile harap olabiliyor.

Neyse Turizm öyle geniş bir konu ki, görüşlerimi farklı bir yazıya bırakmam en iyisi olacak .

Zaman ne kadar hızlı geçiyor artık gemiye dönmeliyiz. Dönüşte ahh be ‘Barcelona ‘ yine çok keyifliydin ! diye aklımdan geçiriyorum.

Avrupa’da deniz erişimine sahip bir kaç büyük şehirden biri,  gotik ve modern mimarinin harikalar kenti ve havalı atmosferiyle Barselona’nın daha gezilip görülecek pek çok yeri var.Ancak biz yine gemimize geri dönmek zorundayız. Akşam gemide Gala Gecesi var yarın ise İtalya’ya geçiyoruz .

Gün sonunda Barselona’da fazla kalamadığımız için hüzünlü ancak yarın İtalya Napoliye geçip yeni güzellikler keşfedeceğimiz için heyecanlıyız.

En iyisi yarınlara, yeni güzelliklere odaklanmak diyor ve hızlı adımlarla gemimize gidiyoruz.

Napoli’de görüşmek üzere..

img_2560

PARİS’İN LAVANTA KOKULU,GÜNEYLİ ASİ KARDEŞİ:MARSİLYA

Seyahatimizin altıncı gününde Fransa ‘nın güneyinde Toulon ‘a demir atan gemimiz,tüm görkemi ile bekleyedursun, biz kısa zamanımızı en iyi şekilde değerlendirmek amacıyla Marsilya’ya gitmek için hızlı adımlarla tren istasyonuna doğru yola koyuluyoruz.

SAM_1214

İstasyonun beklediğimizden daha uzak bir mesafede olduğunu farkediyoruz ancak şanslıyız Toulon halkı oldukça yardımsever, özellikle elindeki pazar çantasından yiyecek alışverişi için mahalle pazarına geldiğini belli olan Toulon’ lu bir hanımefendiye tren istasyonuna daha kısa bir yoldan gidip gidemeyeceğimizi soruyoruz . Hiç ingilizce konuşamadığını anlıyoruz ancak bize son derece güler yüzü ve alçak gönüllü bir şekilde tren istasyonuna kadar eşlik ediyor. Fransızca ve ingilizce gayet güzel anlaşarak dik bir yokuşa sahip tren istasyonuna kadar bizimle geliyor.

Bu son derece ince ve zarif davranış için kendisine teşekkür ediyoruz ve bizi yine kocaman gülümseyerek uğurluyor.Kim demiş Fransızlar yabancı sevmez hatta soğuk davranırlar diye??

İstasyona gelir gelmez hemen biletlerimizi alıyoruz ve Toulon – Marsilya arası tren ile tam 1 saat süren seyahtimiz başlıyor.

Trenler oldukça konforlu ve yol boyunca insanı hayran bırakacak manzaralar, yerleşim bölgelerinden geçerek Marsilya tren istasyonuna ulaşıyoruz.

img_2693

Marsilya ,güney fransa’da Provence-Alpes-Côte d’Azur (PACA) bölgesinin de merkezi olmasına rağmen tamamen kendisine ait farklı bir ruhu olan bir şehir.

Marsilya’nın bizim açımızdan ilginç yanı ise şehrin M.Ö. 6. yüzyılda Foçalı (Phokaia) denizcilerin tarafından kurulmuş olması. Bugün Fransa’nın en büyük ikinci şehri ve Fransa’nın en büyük ticari limanı olan Marsilya, Fransız kolonileri döneminde de, Akdeniz’e açılan kapı konumundaymış.

Marsilya , 1481’de Fr Fransız krallığına dahil olmuşsa da Marsilya halkı ile 18. yüzyılda pek çok gönüllüden oluşan Ren Ordusu savaş marşı Chant de guerre pour l’armee du Rhin’i söyleyerek Fransız devrimine katılmak için Paris’e doğru yürüyüşe geçmiş.1795’te var Fransa’nın milli marşı kabul edilmiş adı da ‘La Marseillaise’ olmuş .Sözleri oldukça etkili olan marşı dinlemek için linki tıklayabilirsiniz (https://www.youtube.com/watch?v=NOji4B0FNEg&vl=tr)

img_2528

Marsilya’nın güzelliğini tepeden izledikten sonra Toulon’da yaptığımız hatayı bu kez yapmıyor ve Fransa’daki bu son durağımızda deniz ürünleri ile ünlü Marsilya’ya gelmişken hemen nefis bir yemek yemek yürümek yerine liman’a inmek için bir taksiye atlıyoruz.

39a451e9-3fd5-48a4-88c9-a2b23c2c8e09

Şehrin kalbi ve en turistik yeri olan Eski Liman, yani Vieux Port’a oldukça yoğun bir trafiğe rağmen hızlıca ulaşıyoruz. Eski Liman, Foçalıların şehri ilk kurduğu yer. Dünyanın en eski limanlarından birisi olan Vieux Port eskiden çok ilgi görmeyen bir bölgeyken son 5-10 yıl içinde büyük değişim geçirip çok sayıda mekanın hizmet verdiği, halkın ve turistlerin yürüyüş için geldiği bir bölge olmuş.

Bugün artık burada lüks tekneler boy gösteriyor, turnuvalar düzenleniyor, restoranlar ve rengerank hediyelik eşyaların satıldığı mağazalar bulunuyor.

img_2694

Gezginler bilir, genelde bir şehir de sahil lokantalarında lezzetli ve özel yemekler bulmak zordur. Ancak konu Fransa ve deniz ürünleri ile ün salmış Marsilya olunca gözümüze kestirdiğimiz ilk sahil restoranına oturuyoruz.

Çevremizde birbirinden şık Fransız veya dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlerin olduğu restoranın menüsünden en lezzetli deniz ürünlerini seçerken yan masamızda türkçe konuşan ve ailesi yıllar önce Türkiye’den göçen yunanlı bir aile ile güzel bir muhabbete başlıyoruz.

Dünya gerçekten çok küçük ve seyahat edenler için sürprizlerle dolu!

fish market

Bu benim Marsilya’ya gemi ile ikinci gelişim olduğundan bu kez direkt olarak limana indik. Buraya ilk kez gelecek olanlar için ise tavsiyem Marsilya ‘yı gezmeye denizcilerin ve balıkçıların koruyucusu olan Notre Dame de la Garde bazelikasından başlamaları olacaktır.

1864 yılında yapılan ve Neo-Bizans örneği olan bazilika, şehrin şüphesiz en ilgi çekici, hayranlık uyandıran turistik cazibelerinden biri. Notre Dame de La Garde’yi ziyaret etmek için deniz seviyesinden 162 m’ye tırmanmak gerekiyor.Hal böyle olunca burayı ziyaret etmek için Le Vieux Limanı’ndan kalkan otobüslere binmek en doğrusu.. Ama şöyle bir sabah sporu yapayım derseniz, kuzey ya da güney tarafından doğru bu kiliseye tırmanabilirsiniz fakat ben otobüsle bile çıkarken zorlandığımız bu noktaya yürüyerek çıkmayı kesinlikle tavsiye etmiyorum .

Muhteşem manzaralar sunan bu bazilika, şehri gezmeye başlamadan önce panoramik olarak şehrin görülebileceği harika bir durak noktası olacaktır. Ayrıca dilerseniz kilisenin kulesine çıkarak harika fotoğraflarda çektirin derim . .

1200px-La_basilique_Notre-Dame-de-la-Garde_(Marseille)_(14245234112)

Notre Dame de La Garde bazilikası ve Vieux Port dışında Marsilya ‘da gezecek zamanı olanlar için görmeleri gereken diğer yerler için önerilerim ise,

Long Champ Sarayı,St.Nicholas ve St.Jean Kaleleri,Monte Cristo kontunun yıllarını geçirdiği IF adası şatosu, şehrin en ünlü caddeleri Canebiere( kenevir) ve Prado olacaktır.

Bunun dışında sahil boyunca müthiş deniz ürünlerinin denizden çıktıkları gibi usta denizciler ve aileleri tarafından satışa sunulduğu Balık Pazarı nı görmeden ve yine sahildeki şirin hediyelik eşya butiklerinden magnet ve güney fransa’nın ünlü mü ünlü,mis gibi kokan lavantalı sabunlarından ve delavanta keselerinden almadan dönmeyin derim..

Notre Dame

FRANSA’NIN BAHRİYELİSİ,TOULON

 

TOULON LİMANI

Pırıl pırıl bir Ağustos sabahının erken saatlerinde dev gemimiz Toulon limanına demir attığında, gezimizin Fransa kıyılarındaki son noktası burası olduğundan gemide kahvaltı yapmayı aklımızdan bile geçirmedik  ve kendimizi limandaki şık brasserie’lerden birine attık.

Şanslıyız, tipik bir fransız kahvaltısı olan kruvasan, marmelat ve tereyağ üçlüsünün sanırım en lezzetlisine denk geldik. (Sıcacık ve lezzetli kruvasanların ve el yapımı marmelatların tadı hala damağımda, neden bizde doğru dürüst kruvasan yapılamaz?)

Toulon’a ilk baktığımda şirin ancak komşuları Cannes, Nice , Monaca gibi çekici bir cazibeye sahip olmayan ufacık bir liman kenti gibi göründü gözüme. Fakat biraz merak edip araştırdığımda bu ufacık liman kentinin tarihten günümüze nelere tanık olduğunu görüp hayret içinde kaldım.

Toulon’un tarihi, olağanüstü coğrafyası nedeniyle üç bin yıl öncesine dayanıyormuş. Doğal stratejik konumu nedeniyle tam bir askeri üst durumunda olan Toulon’un Tepesi Faron (yaklaşık 542 metre yüksekliğinde) şehrin uzun bir mesafeden gelen gemilerini görmelerini sağlamış. Faron adı bu nedenle Yunan “pharos” dan (deniz feneri) geliyormuş.

Toulon bugün üstün doğal özelliği nedeniyle tüm Akdeniz için Fransız Donanması’nın savaş limanı durumunda öyle ki bugün hala Faron’un tepesinde bir askeri kamp varmış.Kentin 12. yüzyıldan kalma katedralinin de biz Türkler açısından özel bir önemi var. Kanuni’yle I.François arasında imzalanan ittifak anlaşması gereğince Barbaros Hayrettin Paşa ve ordusu tarafından cami olarak kullanılmış. Bu bağlamda kentin önemli caddelerinin birine de, Çanakkale Savaşı’na atfen, “Çanakkale Boğazı” adının verildiğini belirteyim. Osmanlı deniz donanmasının Avrupa liman kentlerinde mutlaka bir izi var. Bu nedenle Toulon deniz müzesi ve askeri liman meraklısı için görülmeye değer.

Özgürlük Alanı’ndaki anıt çeşmeyi görmenizi de öneririm. Bugün kent yaşayanlarının en gözde buluşma noktası olan Özgürlük Alanı, adı üstünde, elinde meşale tutan Özgürlük Heykeli’nin Toulon’dan New York’a dek götürülmesinin anısına düzenlenip, bugünkü görünümünü almış.

 

Toulon

 

Seyahat etmek o kadar büyülü bir şey ki , bir gezgin için baktığı , gördüğü hiçbirşey artık eskisi gibi olmuyor. Ancak seyahat etmekten daha da etkileyici başka bir şey daha var; Seyahat ettiğiniz yeni dünyaları yazmak, gördüklerinizi hissettiklerinizi yazıya dökebilmek..

Çünkü yazmak aslında daha çok okumak, daha çok araştırmak demek. Seyahat ettiğiniz yerlere sizden daha önce gelip yaşamış olanları daha iyi anlayabilmek , buraların değerini bilmek, bir değişime tanıklık etmek ve sonrasında bunları dilinin döndüğünce aktarabilmeke demek.

Bunları gemi seyahatimizin son günlerine yaklaştığımız bu günlerde Côte D’Azur’un başlangıç noktası olan Toulon limanına demir attığımızda bir kez daha anladım.

Toulon Marsilya

Roma kayıtlarındaki ismi Bahar Tanrıçası veya Tepenin etekleri ( Tol) ile Savaş Tanrısının (Martious)  dan alan Toulon bizim için, güney fransa’nın Paris’i Marseille (Marsilya) ve Aix en Provence için bir geçiş noktası oluyor.

Haftaya bu iki güzel kenti anlatacağım.

 

 

 

 

NICE ; LÜKS VE KONFORLU BİR DEVR-İ ALEM : GEMİ SEYAHATİ(4)

img_2514

CÔTE D’AZUR ‘un güzeli NİCE!

Villefranche ‘ın güzelliğini yeni yeni keşfetmeye başlamışken , gemimizin hareket saatine kısa bir süre kaldığını farkedip, Gare de Villefranche Sur Mer  yani Villefranche tren garına doğru hareket ediyoruz.

Bu şirin kıyı kasabasından hızlı adımlarla uzaklaşırken bir yandan da Côte d’Azur un eşsiz güzelliklerine sahip dünyaca ünlü şehirleri olan Cannes‘ a mı veya Nice‘e mi gidelim, karar vermeye çalışıyoruz.

İngiliz aristokrasisinin dünya’ya tanıttığı Fransa’nın akdeniz sahilinde bulunan Côte d’Azur un en havalı üçlüsü Monaco, Nice ve Cannes,birbirlerine olan kısa mesafeleri ve rahat ulaşım alternatifleriyle,buraya kadar gelmişken ‘mutlaka görülmeli’ dedirten elzem yerler.

Bizim programımızda maalesef seyahat acentamızın son dakika duyurduğu zorunlu bir değişik nedeniyle Monaka yer almıyor.

Bu değişiklik nedeniyle hepimiz biraz gerginiz fakat ne olursa olsun bu gezinin tadını çıkartmaya geldiğimizden sorunu büyütmüyoruz.

Alternatiflerimiz hala çok göz alıcı ;Cannes veya Nice! Gönül her ikisini de görmeyi doya doya zaman geçirmeyi çok istiyor ancak  bizim zamanımız kısıtlı, dönmek zorunda olduğumuz bir gemimiz var ve bu nedenle bu çok ünlü şehirlerden göz alıcı alternatiflerden sadece birini seçmeliyiz.

Cannes biraz uzak olduğundan dönüşte gemiye yetişebilmek için stres yaşamamak adına NİCE’e gitmeye karar veriyoruz.

img_2515.jpg

Gare de Villefranche Sur Mer‘e gelip biletlerimizi alıyoruz. İlk kez gidecekler için VilleFranche ‘a trenle sadece 2 durak uzaklıkta olan Nice Ville  durağında inmeleri gerektiğini söylemekte fayda var. Çünki bizim bildiğimiz gibi sadece Nice olarak tanımlanmıyor burası öncesinde Nice-Rigular sonrasında ise Nice St.Augustin durakları var. Karıştırmamak önemli. Neyse ki buralarda turist çok ve hepsi de sohbet etmeye gayet açık ,anlaşılmayan bir şey olduğunda çekinmeden sormanızda fayda var güleryüzle yardımcı oluyorlar.

Tren bileti fiyatına gelince, Nice Ville için kişi başı tek yön 1.80 Euro , Gidiş-Dönüş 3,60 Euro oldukça ucuz, hızlı ve güvenli bir şekilde gidebileceğiniz yerler.

img_1633

Biletimizi aldıktan sonra  heyecanla trenimizi beklemeye koyuluyoruz.

img_2516

Kısa bir süre sonra tam saatinde gelen trenimize binip muhteşem manzaraların olduğu bir yolculuğun ardından  NİCE VİLLE ‘e geliyoruz.NICE

img_2518

Cote D’Azur bölgesinin başkenti olan Nice aynı zamanda Fransa’nın beşinci büyük kenti. Seçkinler şehri olarak bilinen Nice’de Fransızca’nın en seçkin aksanı konuşuluyor.

Sizde benim gibi şehre bu güzel ismi ‘NİCE’ nasıl verildiğini merak ediyorsanız hemen kısa bir açıklama yapayım; Kent, Yunanlılar tarafından MÖ 4. yüzyılda kurulmuş. Halkın,bir saldırıya direnmelerine yardım ettiğine inandıkları zafer tanrıçası Nike’i onurlandırmak için Nice olarak adlandırılmış.

Kentlerinde enerjisi olduğuna ruhu olduğuna inanan biri olarak, bu şehre bu kadar onurlu bir nedenle verilen bu ismin ancak bu kadar yakışabileceğini söyleyebilirim.  İsmi gibi NICE bir kent burası!

Bu kentte birbirinden şık cafe ve butiklerin yanısıra zamanınız varsa birçok tarihi kalıntı ve müze’de görebilirsiniz..17. ve 18. y.y.’a ait tarihi dokusu bozulmamış sokaklarda bulunan kafeler turistlerin uğrak noktası ve bu nedenlerden ötürü dünyanın her yerinden insan çeken bir mıknatıs görevi görüyor.

Nice’i bizim gibi ilk defa ziyaret edeceklere birkaç farklı seçenek sunmakta fayda var.. Bunlardan ilki deniz sevdalısı olanlar için göz alıcı popüler plajlar..Zamanının çoğunu plajda geçirmeyi planlayanlar için önerilerimiz olacak. Şöyle ki Nice’de plajların çoğu taşlı bu yüzden yanınıza sandaletlerinizi mutlaka almanız ve denizde derinlik çoğu yerde umulmadık bir şekilde arttığından halk plajlarını tercih etmeniz ..(Çünkü buralarda sürekli çalışan can kurtaranlar bulunmaktaymış. )

Bir çok otelin baktığı Promenade des Anglais güzel bir seçenek. Cours Seleya denize bakan ve eski Nice’e sınır olan bir bölgede yer almakta. Burada pazartesi sabahları ikinci el ürünleri bulabileceğiniz bir pazar kuruluyormuş. Haftanın diğer günleri de çiçek ve meyve gibi ürünleri bulunabilirmiş..

Plaj dışında benim gibi güneşlenmekten ve denizden çok hoşlanmayan şehri keşfetmeyi seven biri iseniz önerimiz  Eski Nice (VIEUX NICE) olacak.

Eski Nice’de tarihi dar sokaklara girerek yokuşlara tırmanmak ve bir süreliğine kaybolmak unutamayacağınız bir deneyim olacak.. Çünkü L’Escalada’nın da bulunduğu ilgi çekici dükkanlar, hareketli kafeler ve daha onlarca restoran bu sokaklarda yer almakta. Eski Nice’in ardından le Chateau’ya yönelebilirsiniz. Le Chateau’nun merdivenleri sizi biraz yorabilir. Fakat çıktığınıza pişman olmayacaksınız çünkü nefes kesen bir manzara sizi bekliyor olacak.

İngiliz Sahil Yolu (PROMENADE DES ANGLAIS)  da bir diğer seçenek. Yol boyunca palmiyelerle turislerin olduğu kadar Nice’de yaşayan fransızların bu güzel sahil yolunda yürüyüş yapmak, spor yapmak ve çevredeki  restoranlar ve cafelerde mola verip Nice’in ünlü ROSE şarabını tadımlamak çok keyif veriyor.

img_2519

Ayrıca milyon dolarlık gözalıcı yatlar ve Corsica’ya düzenlenen seferler de burada bulunuyor. Eski Nice’in sonunda Place Garibaldi yer almakta.

Bizim sadece ünlüleri, plajı ,cafe ve butikleri kısaca zarafeti ile tanıdığımız bu güzel kent, aslında tarihçe , endüstri, bilim ve ileri teknoloji alanında bir merkez haline gelmiş durumda.

Örneğin bugün Nice, Paris’ten sonra  Fransa’daki uluslararası iş seyahatleri destinasyonu olarak ikinci sırada yer alıyor. Şehir, ulaşım kolaylığı nedeniyle iş dünyası için oldukça popüler: Fransa’daki en büyük 2. havalimanı olan NİCE havalimanı 40’tan fazla ülkede 90 destinasyona doğrudan hizmet sunuyor. Nice havalimanı, kalkış ve iniş sırasında görülebilecek fantastik manzaraya sahip dünyanın en iyi on havalimanı durumunda

Bolca seçenek sunan yaşam tarzı, şehrin sahile olan konumu ve olağanüstü güneş ışığı ile (yıllık ortalama 300 gün güneşli burası!), Nice’i uluslararası etkinlikler için vazgeçilmez bir  destinasyon haline getiriyor.

Hal böyle olunca Nice bugün ,Paris’ten sonra Fransa’nın en büyük otellerine de sahip  bir kent durumunda ve bu otellerin çoğu da şehir merkezinde yer alıyor.

Ancak Nice deyince ilk akla gelen simge otel kuşkusuz Le Negresco Oteli. Nice’in tanıtım resimlerinde masallardan çıkmış gibi duran pembe kubbeli, sarayımsı yapılı otel’e muhakkak rastamır.Bu ünlü otel’de 121 oda ve 24 süit bulunmakta.

Güzel pembe kubbesi, aşık olduğu kadının büstünü modellediği söylenen Gustave Eiffel’in atölyesinde oyulmuş. Yıllar boyunca otel, Yves Montand, Albert Camus, Jean Cocteau, Pablo Picasso, Frank Sinatra, Gina Lollobrigida, Catherine Deneuve, Marlene Dietrich, Michael Jackson, Charles Aznavour ve diğer birçok ünlü insan tarafından ziyaret edilmiş. Negresco’nun sahibi, hem otel hem de sahip olduğu tüm mülkleri , kendisini adadığı hayvanların haklarını korumak amacıyla bir yardım kuruluşuna bırakmış.

Aynı otel ayrıca dünyanın en büyük halılarından birine sahip olmasıyla ünlü.Halı 1615 yılında dokunmuş.

Her şehrin bir en ünlü meydanı varsa, Nice’in en popüler ve turistik olanı da kuşkusuz Place Massena. Jean Medecin Avenue dahil Nice’in birçok önemli caddesinin orta yerine yer alan, restoranlarla ve mağazalarla çevrelenmiş bu meydan hem turistik açıdan hem de lokaller tarafından gayet popüler bir geçiş noktası. Meydanın tam orta yerinde yer alan ihtişamlı heykel Yunan mitolojisinden bildiğimiz Apollon’a ait.

nice-place-massena-apollo-france-april-view-to-fountain-soleil-april-france-square-was-reconstructed-40970732

Meydanda şöyle bir kafanızı kaldırırsanız tepenizde 7 adet oturan insan figürünün yer aldığını göreceksiniz. “Conversation a Nice” aslı bu eser Katalan sanatçı Jaume Plensa’ya ait ve 7 kıtadan 7 insanı sembolize ediyor. Eser meydana yerleştirildiğinden beri hem seveni hem de nefret edeni çok.Bize de hem tuhaf hem de ilginç geldi,ancak neden olmasın dedik sanat sanattır!

Bu güzelliklere bu kadar kısa sürede doyabilmek mümkün değil. Gezecek daha o kadar çok yer ,görecek o kadar eser, tadacak o kadar lezzet varken biz sadece görebildiklerimizin etkisiyle mutlu olmuş ruhumuzun yüzümüze yansıması ile oluşan kocaman gülümseme ile dönüş yolunu tutuyoruz.

Öyle ya, en iyimser haliyle en az 3 gün ayırmanız gereken NİCE ‘i, 2 saat gibi bir sürede gezebilmek herkesin yapabileceği birşey değil ,geri dönüş yolunda ayaklarımızın yorgunluktan zonkladığını farkediyoruz neyse ki o sırada farkettiğimiz hibrit taksiler imdadımıza yetişiyor.

Hemen birini durdurup hızlıca tren garına doğru gidiyoruz, tabii ki bir daha gelip uzun konaklayıp tüm şehri doyasıya yaşayacağımızın sözünü vererek..

img_2444

Gemimiz bu akşam Côte d’Azur’un başlangıç noktasına TOULON’a doğru hareket ediyor. Haftaya ,Toulon ve güzel kokulu MARSEILLE’yi anlatacağım..

Görüşmek üzere,