LONDON CALLING!

LONDON CALLING!

LONDRA ÇAĞIRDI, GELDİK.

London -Liverpol street
London -Londra

Kentler ve Trendler köşemiz için bu hafta bizi, dünya’nın en ünlü kraliyet başkentlerinden, finanstan, sanata kadar dünya’nın en önemli merkezlerinden biri olan  Londra ‘çağırdı’.

Elbette gittik. Lakin, Londra öyle birkaç kelimeye, 3 paragraflık yazıya sığacak bir kent değil, en iyisi mi siz, bu kentin ruhunu yansıtan ve  Rolling Stone Dergisi tarafından ”Tüm zamanların en iyi 500 albümü listesi”nde yer alan efsanevi Punk Rock Grubu The Clash grubunun London Calling şarkısını dinlerken ben biraz Londra’dan bahsedeyim.

Ünlü edebiyatçı Samuel Johnson ** ” Eğer bir insan Londra’dan bıkarsa, hayattan bıkmış demektir’ demiş. Biraz iddialı gelebilir ama gerçekten öyledir Londra, yaşayan bilir.

İlk kez 90 ların başında gelmişim bu kente. Zaman ne çabuk geçmiş!

Londra 1998

O zamanlar ablamın romantik londra hayalinin gerçeğe dönüşüp, LSE (London School of Economics) ‘de doktora’ya kabul edilmesi ile başlayan, lise yıllarımızda hayran olduğumuz müzik grupları ve sanatçıların yaşadığı kenti sonunda görebilecek olmanın heyecanı ile sisli puslu yağmurlu havası bir tarafa  bir o kadarda farklı güzellikler barındıran bu kente , dil öğrenmek ve iş hayatımın önemli bir parçası olan yurtdışı seyahatlerim nedeniyle pek çok defa gelip gittim, her gelişimde heyecan duyduğum içinde kaybolmayı çok sevdiğim bir kent oldu Londra benim için.

Tutuculukları ve tuhaflıkları ile ün salan İngilizlerin, böylesine özgür, yenilikçi ve hemen hemen her konuda öncü bir şehir yaratmaları biraz abes görünse de aslında burada yaşarken ‘Londra’ nın diğer şehirlerden farkının da tam bu özelliklerden geçtiğini farkediyorsunuz.

Aslında ilk kez gelen biri için Londra oldukça karmaşık bir şehir olarak karşınıza çıkıyor – ilk başta bu kent hoşunuza gitmiyor ama zamanla içinize işlemeye başlıyor. Hatta bir süre sonra vazgeçilmeziniz olabiliyor.

Eğer buraya dil öğrenmek için gelenlerden iseniz, müthiş aksanlarını duymak için sabırsızlandığınız gerçek ‘İngilizleri, turistik bölgelerde görmeyi fazla beklemeyin. Çoğu Londra dışında yaşamayı tercih ettiklerinden siz sadece bu kentte yaşadıkları için İngilizce konuşan insanlarla karşılaşacaksınız. Londra’da yaşayanlar çoğunlukla dışarıdan gelen öğrenciler veya ofis çalışanlarıdır. ‘Posh’ ingiliz gençleri ile belli merkezler dışında tanışabilmeniz oldukça zordur.

Londra’daki yaşam şaşırtıcı derecede hızlıdır. Burada insanlar sanki bir yerlere gitmek için her zaman acele ediyor ve bu acele sona ermiyor gibi görünür.

Londra’da ilk kez gittiğimde fark ettiğim ilk şeylerden biri, insanların sokaklarda ne kadar hızlı yürüdüğü olmuştu. Öyle ki, burada yürüyen merdivenlerin hızı bile dünya’nın başka bir metropolündekinden çok daha hızlı gelebilir.Dünya’nın yürüyerek en rahat gezilebilen kenti olan Londra’da genelde koşturan insanları görürsünüz.

Bununla birlikte, Londra gerçekten çok kültürlülüğün olduğu bir kenttir. Burada dünyanın her yerinden her yaştan insanla tanışırsınız.Bu insanların Londralı kimliği ile kendi gelenek, görenek örf ve adetlerini özgürce yaşattıklarına şahid olursunuz.  Örneğin çoğunlukla Türklerin yaşadığı Wood Green, Newington Green gibi bölgeler de kendinizi Türkiye’de hissedebilirsiniz.

Ama en önemlisi, yetişkin bir insan olmak isteyenler, burada güçlü ve zayıf yanlarını keşfedebilir, her gün daha fazla şey öğrenebilir ve sürekli kendinize meydan okuyabilirsiniz – ve belki de bu çoğumuzun olmak istediği yerdir. Çünkü Londra sürekli olarak kendinizin daha iyi bir versiyonu olmanızı ister, dünyanın neler sunabileceğini görmenizi sağlar ve bazen de size sahip olmak ister. Bu nedenlerden dolayı, Londra’nın 20 ve 30’lu yaşlarda, 5-10 yıl arasında yaşamak için mükemmel olduğunu söyleyebilirim.

KEEP CALM and GO TO LONDON

Tüm bu anlattıklarım Londra konusunda sizi biraz düşündürmeye başladıysa, hadi gelin şimdi işin en keyifli kısmına yani Londra’yı  turist olarak tarihinden, sanatına, gastronomisinden, moda anlayışına kadar ‘ turistik bir şehir olarak tanımaya geçelim.img_8863

Londra, İngiltere Birleşik Krallığının başkenti. İsmini MÖ.43′ de Romalılardan almış. Roma İmparatorluğu şehre ‘akan nehir‘  anlamına gelen Londonium ismini vermişler.O zamandan günümüze Londonium, Londra olmuş.

Bugün Londra içinde aslında üç tane şehir statüsünde birim barındırmakta, City of London, Westminister City ve Greater London.

Ulaşım

img_8859

Öncelikle belirteyim Londra’da ulaşım da diğer pek çok şey gibi ucuz değil. Ancak şanslısınız,dünyanın yürüyüş için en uygun kentindesiniz.Tatil için geldiyseniz ve aceleniz yoksa yürüyün..yürüyerek her yeri gezebilirsiniz. Ancak zamanınız kısıtlı ise büyük bir para tasarrufu sağladığından, yalnızca birkaç günlüğüne kalsanız bile seyahat için bir Oyster kart aldığınızdan emin olun.Şehirde metro ve otobüs ağı çok büyük ve son derece rahat gözleri görmeyen yolcular tren, otobüs ve havaalanı personelinden önceden bildirmek kaydıyla refakat hizmeti talep edebiliyorlar. Otobüslerin tekerlekli sandalyeliler için özel donanımları da var. Metro istasyonlarında biraz yorulabilir ve başlangıçta karışıklık yaşayabilirsiniz. O nedenle mutlaka girişte istasyon personeline sormadan ‘line’a girmeyin, anonsları mutlaka dinleyin. Girişte ve çıkışta kartınızı okutmayı unutmayın. Ciddi cezalar söz konusu.

Ayrıca bol miktarda siyah kabin ve minicab var. Kült, 1958 model siyah Austin FX4 taksilerinin yerini bugün farklı model arabalar almış. Hepsi eskisi gibi siyah değil (minicab). Ancak hep ağırbaşlı ve yuvarlak hatlılar.Black Cab taksilerin yanısıra minicab’ler de var demiştim. Aralarındaki fark taksiye sokaktan binilebiliyor, minicab’i ise ancak telefonla çağırabiliyorsunuz. Özellikle yağmurlu havalarda sokakta taksi kalmadığında.

150 yılı aşkın süredir, Londra’da geleneksel bir siyah taksi (aynı zamanda Hackney arabası olarak bilinir) sürmek için bir lisans almak için, taksi sürücüleri ciddi bir sınav’ı geçmek zorundalar. 25.000 sokak ve 20.000 yer işareti içeren kenti bisikletle başlayarak detaylı bir şekilde öğrenmeleri isteniyormuş taksi şoförlerinden. Bu, iki ile dört yıl arasında şehri dolaşmak demek. Dolayısı ile taksiler Istanbul’dakilerle kıyaslanmayacak kadar konforlu, sürücüler profesyonel, kibar ve işlerini ciddiyetle yapıyorlar. Londra’ya gelen herkesin mutlaka deneyimlemesini öneriyorum.

Diğer bir önerim ise çok zorunlu olmadıkça araba kullanmamanız. Zaten belli saatlerde şehir merkezine özel araç ile girişler yasak, park etmek kabus ve de pahalı. Neyse ki toplu taşıma araçlarının konforu ve ulaşımı oldukça kolay olduğundan özel araç kullanmanın bir külfet olduğunu anlayacak pek ihtiyaç duymayacaksınız.

Mutlaka Görülmesi Gereken Turistik Yerler

O kadar fazla ki! Londra’ya gittiğim ilk zamanlarda sürekli gezip gördüğüm turistik yerleri birbirlerine yakın olanları biraraya getirerek kısa başlıklarla paylaşayım.

Merkezde bulunan Big Ben ve London Eye zaten karşılıklı. Westminster Abbey de öyle. Buralardan Southbank, National Gallery ve Trafalgar Square, Buckhingam Palace, St James’s Park ve Green Park’a yürüyerek ulaşabilirsiniz.

img_8866

Londra Buckingham Palace
Buckingham Palace

Parklar ; St James’s Park ya da Green Park (Ya da neden ikisi de olmasın)-National Gallery (Trafalgar Meydanı)

Natural History Museum-Victoria and Albert Museum-Science Museum-Hyde Park-Piccadilly Circus-Oxford Street

Piccadilly Circus (Buradan Soho sokaklarını gezebilirsiniz.)-Regent Street-Carnaby Street

img_8872

Doğu Londra/Güney Londra ve vintage dükkanlar, pazarlar.Bu semtler biraz daha alternatif gezmek isteyenler için. Buraları erken bitirirseniz daha sonra Tower Hill tarafına metroyla geçebilirsiniz.

Bu bölgede uzun kalmak isterseniz : Tower of London ve Tower Bridge taraflarını ilk güne alabilirsiniz. Tamamen zevkinize kalmış.

img_8877

Brixton-Brick Lane-Shoreditch (Müzikle aranız iyiyse  Rough Trade mutlaka gezilmeli.)-Barbican Centre-Tower of London-Tower Bridge

Regent’s Park & Primrose Hill-Camden Town civarını gezebilirsiniz.

img_8831

Abbey Road ve The Beatles

Londra’ya gelmişken efsane grup the Beatles’ın dağılmadan kısa bir süre önce biraraya gelip kaydettikleri son albümün adını taşıyan Abbey Road’a gidin derim. Albümün kapağını hatırlarsınız.

Söylentiye göre bu görselin iki anlamı var. İlki The Beatles’ın durmadan hep daha ileriye gittiğini gösterdiği, diğer anlamı ise bence çok daha ilginç; John Lennon’un bembeyaz giyinmesi öldüğünün ( ki kısa bir süre sonra öldürüldü) ve McCartney’in çıplak ayakla yürümesi yine ölümü çağrıştırarak grubun ayrılığını anlatması.

Gezilip görülmesi gereken yerlere The Beatles grubunun efsanevi kapağının çekildiği Abbey Road ile nokta koyalım.

Daha detaylı bilgiler isterseniz internette oldukça fazla bilgi bulabiliyorsunuz o nedenle tekrar tekrar yazmak istemedim.

Ancak Londra bence bu turistik mekanlarla birlikte daha farklı ruhu olan bir şehir.

Ben artık sadece birlikte Londra’yı gezdiğim ve Londra’yı daha iyi tanımak isteyen arkadaşlarıma göstermek veya anlatmak için buraları geziyorum diyebilirim.

Londra’nın turistik yerleri ile birlikte belirttiğim müzeleri,sanat galerilerini, cool semt pazarlarını ve gastronomisini yakından tanımak için turlar düzenliyorum.Dilerseniz bu turlar hakkında bilgi almak için bana yazabilirsiniz.

Gastronomi
Bundan herhalde bir 20- 25 yıl önce İngiliz mutfağı yabancı ziyaretçiler için tam bir şaka konusuydu. Bugün ise artık bir güçlü bir sektör durumunda.

Her kıtada toprakları olduğu için ‘üzerinde güneş batmayan’ ülke olarak bilinen Britanya İmparatorluğu’nun başkenti Londra oldukça göç alan bir başkent. Bu sayade kozmopolit yapısına bürünen Londra bu kozmopolitlikten müthiş dev bir sektör yaratmayı başarmış.

london breakfast

Bugün Londra’da Güney Amerika’dan Japonya’ya kadar dünyadaki yiyeceklerin en güzel örneklerini burada bulmak mümkün.Hatta bazı yemeklerin kendi ülkelerinde bile bu kadar lezzetlisini bulamayabilirsiniz. Öylesine lezzetli ve iştah açıcı sunabilir. LaGavroche’deki Michelin yıldızlı haute mutfağından klasik rustik İtalyan mutfağına ve otantik Hint restoranlarından ucuz ve neşeli yemek mekanlarına kadar herşeyi Londra’da bulabilirsiniz.

Londra’daki yiyecek pazarları ilgisi olanlar için bile başlı başına seyahat nedeni iken,benim en sevdiğim ve 11. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahip olan Borough Market tek tam bağımsız pazar.. Mavi plak burada asılı kalır ve “Londra’nın en eski meyve ve sebze pazarı” olarak Southwark ilçesinin “halkın oyu” olarak adlandırılır Borough Market pazar günleri kapalı oluyor. Southwark metro istasyonundan yürüyerek ulaşabilirsiniz. Meyveler, kekler, hamur işleri, kokteyller gibi bir sürü yiyecek içecek bulabilirsiniz. Hem de uygun fiyatlı!

Portobello Road MarketCumartesileri buraya gidilir derim. Sadece yiyecek değil giyim, süs eşyası gibi birçok şey satılıyor. Kalabalık oluyor genelde. Notting Hill Gate metro istasyonundan çıkıp kalabalığı takip ederseniz pazarın olduğu yere ulaşırsınız. Julia Roberts ile Hugh Grant filmini izleyenler burayı çok iyi anımsayacaklardır.

Camden Market: Benin en favori pazarım .Camden Town istasyonundan çıkıp, dükkanların olduğu yerleri gezdikten sonra, nehrin ve köprünün bulunduğu bölgeye doğru ilerleyin, bayılacaksınız.

Benim Londra’daki lezzetlerim ise kesinlikle kahvaltıda “Pancakes & Berries”,China Town da çin lokantaları, Fish&Chips, Sainsburry’de Donut’s  ve BBQ soslu tavuk ve pek çok dünya mutfağı.nerede yerseniz yiyin herşey çok lezzetli Diğer önerilerim,Hummingbird Bakery: Hayatımda yediğim en iyi cupcakele Ben’s Cookies: Burada ise, bu zamana kadar yediğim en iyi cookieleri yedim.

Tam da sırası gelmişken Londra’nın tabiri caizse geleneksel yemeği olan Fish& Chips’in ( İngilizlerin deyimi ile Crisps’in) hikayesinden bahsetmek ilginç olabilir;

1860’lı yıllarda henüz 13 yaşında olan Joseph Malin,  East End’de fish& chips’i icat etmiş. Oldukça fakir olan ve kilim dokuyarak para kazanan ailesine bakmak için bodrumlarında patates kızartması yapmaya başlamış Yakındaki bir dükkandan kızarmış balıkla birlikte bu lezzetin oldukça iyi biraraya geldiğini farketmiş ve bu işi yapmaya koyulmuş ta ki  1970’lere kadar. 1871’de açılan dükkanı Covent Garden’daki Rock and Sole Plaice şu an hala hizmet veriyor.

Joseph Malin gibi ailesinin dokuma işinden ayrılan diğer bir genç adam ise : Thomas Twining, aromalı üretimi yasaklanmadan önce benim Londra’dan paket paket getirdiğim Twining Çaylarının sahibi; 300 yıldan daha uzun bir süre önce Londra çay işinin Twining’i kurmuş. 1706 yılında satın aldığı dükkanda, aynı zamanda çay servis ederek rekabetin dışında kalan Tom’s Coffee Shop, 216 Strand’da hala açık .Mutlaka ziyaret edin

Müzeler

Londra’ya gelip buradaki müzeleri gezmediyseniz Londra’yı görmüş sayılmazsınız. Çoğunun girişi ücretsiz olduğu için ayrıca keyif alacağınız müzelerde sadece tarih ve sanat yok, modernizm, yaratıcılık,doğa,bilim herşey bir arada.

Natural Museum,Science Museum ve V&A ( Victoria & Albert Museum)Bu üç müzeyi bir arada anlatacağım. Çünkü birbirlerine çok yakınlar. Üçüne de giriş ücretsiz ancak bazen geçici sergiler olabiliyor, onlar paralı.

Ücret ödemeden gezdiğiniz bölümler zaten sizi yeterince tatmin edecektir diye düşünüyorum. Güney Kensington’da bulunan bu müzeler dünyanın en eski, koleksiyonlarındaki milyonlarca eserin yer aldığı İngiliz müzesine kadar uzanan, dünyaca ünlü bazı müzeleri barındırmakta.

British Museum ise dünyanın gelmiş geçmiş tüm uygarlıklarının, ülkelerinin tarihi eserlerinin sergilendiği inanılmaz bir müze. Hakkıyla gezmek saatlerinizi alır, çünkü çok büyük. Afrika’dan, Ortadoğu’dan, Uzakdoğu’dan yüzlerce eser bu muhteşem yapıda güvenle saklanıyor. Ülkemizden de birçok eseri görebilirsiniz.

National Gallery Trafalgar Square’deki devasa binada yer alıyor. Londra’daki tüm muhteşem müzelerde olduğu gibi burası da ücretsiz.

İçeride dünyanın en bilindik tablolarının orijinalleri sergileniyor. Da Vinci, Michelangelo, Van Gogh gibi efsane ressamların eserleri hep burada. Hala aklımdan çıkmayan, hayran hayran tabloların içinde kaybolduğum müze…

Benim için hayran kaldığım bu 5 önemli müzenin yanı sıra; modern sanat müzesi olan Tate Modern ve çeşitli sergilere ev sahipliği yapan Tate Britain da görülesi Londra müzeleri arasında.Ayrıca Tate Modern’dan çıktıktan sonra karşıdaki köprüden geçerek Londra gezilecek yerler arasında yer alan St. Paul’s katedralini ziyaret edebilirsiniz.

Ya da buraya yakın olan Londra Müzesi (Museum of London) de ziyaret edilebilecek müzeler arasında yer alıyor. Buraya giriş de ücretsiz.

Sanat

Londra, graffiti sanatından modern sanat çalışmalarına, rönesans ustalarından klasik tabloya kadar her alanda görsel sanatlar için dünyanın en büyük merkezlerinden biridir. Mekanlar İngiliz sanat koleksiyonuyla Tate Britain gibi çağdaş galerilerden Cork Street’teki up-market ticari galerilerine, keskin Londra’daki dönüştürülmüş atölyelere ve sanat eserlerini sergilemek için dönüştürülmüş depolara kadar herşey sanat için vardır dedirtir.

Benim en büyük şansım Saatchi &Saatchi Galerisinden çıkarken meşhur The Rolling Stones ‘ın gitaristi Ronnie Wood ile tanışmam oldu.

Londra’da bu süprizlere’de hazırlıklı olun.

Ronnie Wood - Nermin Yurtoğlu

Alışveriş

Dünya’nın moda akımlarını anında görebileceğiniz moda ikonlarının bulunduğu Bond Street butikleri, Knightsbridge’in emporia’sı Oxford Street’teki zincir mağazalarından klasik moda mağazalarına ve Londra’nın moda trendlerine kadar her şeyi bulabilirsiniz. Londra’da Oxford Street ten bahsetmişken Primark ‘tan bahsetmezsek olmaz. Zaten gidenler çoktan keşfetmiştir. Portobello’da ve pek çok yerdeki Vintage pazarlara da mutlaka uğrayın.

Tiyatro ve şovlar
Londra’nın en büyük cazibe merkezlerinden biri, sunulan çeşitli gösteri ve oyunlardır. Tiyatro seyircileri, National Theatre’daki klasik drama, Globe’deki Shakespeare, West End’de bir dizi ciddi eserler ve eğlenceli müzikaller ve küçük tiyatro ve kulüplerde deneysel oyunlar arasından seçim yapabilirsiniz.

Evet, maalesef sadeleştirilmiş bir Londra yazısı bile bloğuma yetmediğini görüyorsunuzdur. Böylece Londra’yı neden farklı bir yere koyduğum daha iyi anlaşılabilir umarım. Londra bence anlatılan değil gezilen, yaşanılan bir şehirdir. yaşandıkça anlaşılır farkedilir. Istanbul gibi..

Fakat Londra’yı tanımlamanın en iyi tarifi belki de burayı sevmek ne kadar zor ise, gün geçtikçe nefret etmek de bir o kadar zordur.

img_3816

Haftaya bakalım nerede olacağız? Takibe devam..

*Samuel Johnson  1777 : ” When a man is tired of London, he is tired of life ‘

BARCELONA, BARCELONA

Fransa kıyılarından akşam saatlerinde hareket eden gemimizde, bir taraftan günün yorgunluğunu aperatiflerimizle atmaya çalışırken diğer taraftan yemek sonrası üzerimize çöken rehavetin etkisiyle geç olmadan odalarımıza çekilip dinlenmeyi ve yarına daha dinç uyanabilmeyi planlıyoruz ki, tam da o sırada kulağımıza gelen buğulu bir ses ve etkileyici müzik bizi adeta kendimize getiriyor.

Sahnedeki İspanyol şarkıcının söylediği birbirinden güzel flamenko şarkıları dinlemeye koyuluyor, tadı damağımızda kalan fransız kentlerinin etkisinden çıkıp, yarın sabah demir atacağımız İspanya topraklarının etkisine girdiğimizi farkediyoruz.

En son ‘Barcelona, Barcelona‘  filmini izlerken bu hisse kapılmıştım yani hemen Barselona’yı görme hissinden bahsediyorum. Filmin çarpıcı konusunun yanısıra izlerken aklınızın bir köşesinde bu kenti (eğer görmediyseniz) mutlaka görmek, eğer daha önce gördüyseniz tekrar gidip görme isteğiniz hasıl olur.

İşte bu buğulu ses ben de yine aynı etkiyi yaptı ve bu kez belki müzik veya film değil Barselona’nın ta kendisidir etkileyici olan diye düşünmeden edemedim.

Sabah gemimiz sireni ile İspanya’nın Madrid’ten sonra ikinci büyük şehri, 17 özerk bölgeden biri ve Katalonya’nın başkenti olan Barselona’yı selamlarken, ben daha önce bir kaç kez geldiğim bu güzel kenti, günü birlikte olsa bir kez daha göreceğim için kendimi mutlu ve şanslı hissettim.

Şimdilerde dünya’nın en güzel ve en yaşanılası kentleri arasında gösterilen Barselona nın kuruluşu hakkında tam bir bilgi yok sadece birkaç iddia var , O iddialardan biri, kenti Hannibal‘ın babası Cartagnalı General Hamilcar Barca nın kurduğu şeklinde. Aslında kentin adının Barca’dan geliyor olduğunu varsayarsak bu doğru olabilir gibi görünüyor, ne dersiniz?

Bugün ise Barselona demek, eşsiz eserleriyle kenti donatan mimar Gaudi, Picasso,Dali ve Mino, tadına bakmadan dönmek istemeyeceğiniz Paella,deniz ürünleri ağırlıklı ünlü gurme restoranları ile tapas barları ve yine buraya özgü Sangria şarabı demek. Kimileri için ise dünyanın sayılı kulüplerinden birine sahip olması nedeniyle futbol, istiklal caddesini anımsatan La Rambla ve ince kumlu plajları ile tatil kenti demek.

Herkese hitap edecek farklı bir güzelliği bulunan dolu dolu bu kenti kısacık zamanımız nedeniyle bu kez  hop on hop off otobüsleriyle dolaşmayı tercih ediyoruz..

Turistik gezi otobüsleri olan hop on hop off ‘larda Barselona’yı gezmek için 3 farklı rota var; Kırmızı, Yeşil ve Mavi rotalar. Biz, Barselona’nın en fazla görülmesi gereken turistik yerlerininde dahil olduğu ( Sagrada Famillia dan Barselona Futbol Stadyumuna kadar) 20 farklı noktaya giden Mavi otobüsleri -rotayı seçiyoruz.

İlk durağımız elbette Barselona’nın en önemli yapıtlarından biri .Şehrin her köşesine imzasını atan Gaudi’nin tamamlayamadığı eseri Sagrada Familia (Kutsal aile katedrali).

img_2562

Şöyle düşünün; Mısır’daki piramitler söylendiğine göre antik aletlerle yirmi yılda inşa edilmiş. Sagrada Familia ise tam 135 yıldır tamamlanamayan bir katedral! Yapımına 1882 yılında başlanan katedral ,Gaudi’nin karışık mimari projesinin çözümlenme zorluğu ve halktan gelen sembolik yardımlar nedeniyle bitirilemediği ve Gaudinin ölümünün 100. yılına denk gelen 2026 yılında tamamlanacağı söyleniyor. Katedral ile ilgili diğer ilginç bilgi ise,ünlü mimar bu devasa katedrali planlarken iki şeyden esinlenmiş bunlardan biri Rus Mimari tarzının kubbeleri diğeri ise Kapadokya’nın Peri bacaları imiş..

Otobüsümüzden iniyoruz, Sagrada Familia yine tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor ve yine önünde metrelerce uzanan ziyaretçi kuyruğu var. Bu kez o uzun kuyrukta bekleyecek zamanımız belki biraz da sabrımız yok. Zaten bir önce gördüğümüzden farklı birşey olmadığını düşünerek, bir diğer Gaudi şahaserini yani  Park Guell ‘i görmek için yola devam ediyoruz.

Gaudi’nin Barselona denilince akla ilk gelen isimlerden biri olması bu şehirdeki eserlerini gördüğünüzde hiç şaşırtıcı gelmiyor. Nitekim kendisinin  Sagrada Familia dışında ParkGuell, Mila (La Pedrera-yaşayan ev),Casa Baltlo isimli şahaser eserleri de şehrin her köşesine serpilmiş durumda ..

Park Guell

Burası tam bir masal dünyası gibi. Hansel&Gratel masalında anlatılan şekerleme evlere benzeyen binalar, yemyeşil bitkiler ve rengarenk mozaikler arasında masalsı bir görünüm sergiliyor Park Guell..

Her gelişimde seyretmeye doyamadığım Gaudi’nin renkli ve tuhaf dünyası Park Guell ‘in aslında ilk toplu konut örneklerinden biri olduğunu duyduğumda oldukça şaşırmıştım.

Evet yanlış duymadınız burası ilk olarak bahçe-şehir olarak tasarlanmış sonrasında şehir parkına dönüşmüş. İçinde 2 ev, meydan,3 viyadük ,sütunlu salon ,Gaudi’nin Sagrada Familia ‘ya geçene kadar kullandığı kendi evi bulunuyor.Giriş Gaudi’nin evi hariç ücretsiz.(Evi gezmek 6 Euro civarındaydı yanılmıyorsam)

img_2566

Giriş pavyonlarının arasında yer alan çifte merdivenin en önemli özelliği üzerindeki ejderha heykeli.Parktaki herşey gibi üzeri kırık seramiklerle kaplanmış olan ejderha aynı zamanda parkın simgesi.

img_2537

Hypostyle salonu ve viyadükler burada dikkat çeken diğer bölümler arasında yer alıyor. Meydana çıkıp Barselona’yı tepeden izlemek ayrı bir keyif hele birde canlı müzik olursa..

Casa Mila  ve Casa  Batllo

Yine Gaudi’nin başyapıtlarından biri olan Casa Mila, havalandırma işlevi gören heykellere sahip.Eğimli, kıvrımlı iç mimarisi ile bu yapıt canlı bir organizasmaya benzetildiği için halk arasında ‘yaşayan ev’ (La Pedrera) olarak anılıyor.

Casa Batllo ‘nun tepesindeki dört kollu haç Majorca ‘dan getirilmiş seramiklerle kaplı Gaudi’nin Mudejar’dan etkilenip şehrin merkezine o dönemin en zengin sanayicisi için yaptığı ‘Kemik ev’ veya ‘kocaağızlı ev’ gibi Barselonalıların farklı isimlerle adlandırdığı ilginç eserlerden.

img_2402

Las Rambla

Şehirdeki Gaudi eserlerini gezdikten sonra, hızlı adımlarla önce şehrin en önemli meydanı olan Katolanya’dan geçip şehrin ana caddesi, Las Ramblas’a geldik.

Las Ramblas( veya Las Ramblas) iskelede başlayıp ,şehrin merkezine kadar ulaşan en popüler caddelerden biri.Bu cadde 5 farklı Rambla’ nın (caddenin) birleşmesinden oluşuyor.Caddenin sonunda bulunan Kristof Kolomb Anıtına doğru yürürken canlı heykeller, çiçek ve turistik eşya satan dükkanlardan,restoranlardan geçiyorsunuz.Caddenin hareketliliği İstiklal caddesini hatırlatıyor.

img_2548

Cadde’nin renkliliği, canlılığı bir yana öncelikle güzeller güzeli yeğenime buradan istediği özel bir hediyeyi almak için cadde üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarından birine giriyoruz. Sahibi ve çalışanlar hintli .Ürünlere bakarken nereden geldiğimiz soruluyor, Türkiye’den dediğimizde önce futbol sonrasında İstanbul hakkında sorular soruluyor bize. Ancak ilginç olan şu ki çalışan ekibin hepsi gayet anlaşılır şekilde türkçe konuşuyor! Şaşkınlığımı gizleyemediğimi görünce gülümseyerek mağaza sahibinin bir türk kızı ile evli olduğunu öğreniyoruz.Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorlar ,İstanbul’a hayran kaldıklarını dinliyoruz. İstanbul’un Barselona’dan çok daha güzel olduğunu ama Barselona’da yaşamın çok daha rahat olduğunu ekliyorlar.. (Kesinlikle katılıyorum) kısıtlı zamanımıza rağmen güzel sohbetler ederek, tabiki pazarlık yaparak hediyeler alıp Barselona’nın orta yerinde Hintlilerle Türkçe İstanbul’u konuşup mağazadan ayrılıyoruz. Dünya gerçekten çok küçük ve çok enteresan.

Bu arada saate bakıyoruz günü çoktan yarılamışız ve gemiye dönmeden önce Barselona’da gezeceğimiz bir kaç yer daha var,acele etmeliyiz..

Kristof Kolomb Heykeli

Las Ramblas caddesi sonundaki Port Vell adlı limanı Kristof Kolomb’un kocaman heykeli süslüyor. Bu heykel aynı zamanda Barselona’nın sembollerinden biri. 1888 yılında Rafael Atche tarafından yapılan ve yaklaşık 6 metre uzunluğundaki bu heykeli tek bir karede yakından fotoğraflamak oldukça zor.

O dönemde Amerika’nın varlığı bilinmediğinden Çin’e ulaşmayı düşünen Kolomb, doğu yerine sürekli batıya giderek Çin’e ulaşmayı hayal eder.Bu nedenle çıktığı kara parçasının Marco Polo nun anılarında yer alan adalar olduğunu zanneder. Oysa farkına varmadan yeni bir kıta keşfetmiştir.

Heykel kimine göre Amerika’yı işaret etmektedir ancak rivayetlere göre asıl işaret edilen yön ise ‘kusursuz ve kuşkusuz Cezayir’dir.

Heykel amerika kıtasının keşfinin şerefine yapılmış ,ancak keşiften sonra Amerikan yerlilerinin katliamları artmış ve bugün bölgede pek çok kişi artık Amerikayı ve sömürgeciliği yücelten bu heykelin kaldırılmasını istiyor. Tarihi okuyunca aslında hiç te haksız da sayılmazlar

img_2458

Port Vell ( Eski Liman)

Port Vell Barselona tarihinde önemli bir yere sahip olan ve La Rambla’nın sonunda yer alan Kristof Kolomb anıtından, La Barceloneta’ya dek uzanan şehrin en eski limanı.

Limanın sağ tarafında Gümrük Binası ve diğer tarafta Liman başkanlığı binası göz dolduruyor. Limanın ‘yat kulüplerinin’ bulunduğu rıhtım üzerinde kalan en hareketli bölgesi  Mall d’Espanya’ya gitmek için La Rambla’nın sonundan dalgalı bir biçimde tasarlanmış ‘Rambla del Mar’ köprüsünü geçmek istiyoruz. O sırada gerçekleşen Yelken yarışları nedeniyle köprü açılıyor ve bu da bizim için unutulmaz bir deneyim oluyor.

img_2555

Ve Barselona Mutfağı..

Katalan Mutfağı dünya’nın en önde gelen mutfaklarından. Birbirinden ünlü restoranlar var ancak bizim zamanımız yok bu özel mutfağının lezzetlerini tatmak istiyoruz.

Las Ramblas ‘ta gezinirken acıktığımı farkediyoruz ve cadde üzerinde atmosferiyle ve menüsüyle gözümüze çarpan Restaurante Moka   da karar kılıyor ve içeri giriyoruz.

Fiyatları makul ve oldukça kaliteli hizmet veren bir restoran burası. Aslında Avrupa şehirlerinin en sevdiğim tarafı nerede olursanız olun, servis, hijyen, lezzet konusunda çoğu restoranların standardı İstanbul’da bulabileceklerimizden çok daha iyi.

Kendimize geleneksel Paella, Midye Tava ve İspanyol Omleti ile Sangria şarabından oluşan mükellef lezzetlerle dolu bir menü söylüyoruz.

Görünümü kadar lezzetleri de şahane olan menüyü tadarken özellikle Bir foodie olarak, ilerleyen günlerde sadece bu özel bölgenin lezzetlerini anlatacağım bir makale yazacağıma dair kendime söz veriyorum.

img_2464

Barselona bu kadar kısa zamanda gezilecek bir yer değil. Zaten bir turizm ve seyahat profesyoneli olarak özellikle belirtmek istediğim bir detay var; Barselona bugün dünya’nın önde gelen seyahat destinasyonlarından biri durumunda.

Öyleki 1 milyon küsur nüfusa sahip kent bugün 30 milyondan fazla turist ağırlıyor ve Barselona halkı bugün turistlerden bıkma noktasına gelmiş . Aslında şımarıklık gibi görünse de hiç haksız sayılmazlar çünkü bu sayı İstanbul’a gelen turistin 5 – 6 katı demek. Küçücük bir Barselona için bu sayı çok fazla.Istanbul ile kıyaslandığında kesinlikle daha fazla turisti hakediyoruz fakat buradan çıkartılması gereken dersler var ;Turizm ciddi bir büyürken planlanması gereken bir sektör . Aksi taktirde yerel halk, kültür ve doğa herşeyi ile harap olabiliyor.

Neyse Turizm öyle geniş bir konu ki, görüşlerimi farklı bir yazıya bırakmam en iyisi olacak .

Zaman ne kadar hızlı geçiyor artık gemiye dönmeliyiz. Dönüşte ahh be ‘Barcelona ‘ yine çok keyifliydin ! diye aklımdan geçiriyorum.

Avrupa’da deniz erişimine sahip bir kaç büyük şehirden biri,  gotik ve modern mimarinin harikalar kenti ve havalı atmosferiyle Barselona’nın daha gezilip görülecek pek çok yeri var.Ancak biz yine gemimize geri dönmek zorundayız. Akşam gemide Gala Gecesi var yarın ise İtalya’ya geçiyoruz .

Gün sonunda Barselona’da fazla kalamadığımız için hüzünlü ancak yarın İtalya Napoliye geçip yeni güzellikler keşfedeceğimiz için heyecanlıyız.

En iyisi yarınlara, yeni güzelliklere odaklanmak diyor ve hızlı adımlarla gemimize gidiyoruz.

Napoli’de görüşmek üzere..

img_2560

BİR KUZEY MASALI: BRUGGE

Amsterdam’dan Brugge’ e dogru yola çıktığımızda son yıllarda sıkça bahsedilen bu küçük şehir hakkında ,bir taraftanda internet üzerinden araştırma yapmaya baslamıştım bile..

 Neden bu kadar ‘gözdeydi’ bu Brugge ?

Vikipedia da söyle anlatılıyordu;‘Brugge Belçika‘nın Batı Flandra ilinin başkenti. Orta Çağ‘dan kalma mimarisi (II. Dünya Savaşı‘nda zarar görmediği için bozulmadan korunmuştur), değişik çikolataları, danteli (diğer adıyla rahibe işi), kanalları ve Belçika birası (rengine, tadına ve sunuluş şekline göre çeşitlilik gösterir) ile ünlü turistik bir kenttir.

Avrupa’nın günümüze kadar gelebilmiş önemli Ortaçağ kentlerinden biridir. Kentin, ortaçağdaki boyutlarının dışına hiç taşmamış olması ilgi çekicidir. ‘

Okuduğumda ,şehirleri korumak konusunda her zaman taktire şayan olan Avrupa şehirlerinden pek çoğunu görmüş biri olarak ‘bir şehir daha fazla nasıl korunmuş olabilir ki ?‘ diye düşünmekten kendimi alamadığımı hatırlıyorum 

Ta ki Brugge ‘u görene kadar!

bruggemanzara

Brugge ‘e adım attığınız andan itibaren çocukluğunuza , okuduğunuz masallardaki şatolar prensler prenseslerin olduğu ortaçağ kentlerine flashback le hızlı bir ışınlanma yaşıyorsunuz

Sadece gezinen turistlerin kıyafetleri bu manzaranın 21 yy. gerçekliğine ait olduğunun ispatı gibi , yoksa kentin girişinde hepimize olmak istediğimiz masal kahramanlarını sorup kostümlerini verseler burada pek ala o masalları yaşayabilirsiniz ..

Burada sanki zaman pamuk prensesin cam tabuttaki durumu gibi yani ortaçağ da dondurulmuş gibi .

Evet ufak çapta yaşadığımız gerçek-masal ikileminden sonra bu güzel masal kenti dolaşmaya başlıyoruz . 

Bu ortaçağ harikası atmosferin en güzel bölümüne ulaşmak için şehirden kıvrılarak geçen Dijver Kanalı boyunca yürüyoruz ve ana meydan Markt a ulaşıyoruz .

brugge9

Burada biraz soluklanmamız gerekiyor masalsı güzellik nefesimizi kesti ama şimdi nefesimize ihtiyacımız var zira  çan kulesine tırmanacağız. Şaka değil 366 basamak ve sonra müthiş bir panoramik manzara !. Neo gotik üsluptaki adliye, sivri çatılı binalar kulenin çevresinde halka gibi sıralanmış.Insan üstü kusursuz bir planlama..

Burada doyasıya manzarayı seyrettikten sonra kente girdigimiz andan itibaren mutlulugumuza mutluluk katan Cikolata kokusu nu takip etmeye karar veriyoruz

Chocolate

Çikolatıcılar arasında yüksek kakao oranı yarışı başınızı döndürecek.

photo (1)

Yüzde 70 kakaolulardan sonra diğer mağazalardakiler size pralin, trüf gibi görünecek. Dominique Persoone’nin Chocolate Line’ı kentin en yaratıcı mağazası. Zekice hazırlanmış şekerlemelerin yanı sıra bitter çikolatanın votka, tropikal meyveler ve limonla eşleştirilmesinden harika karışımlar elde edilmiş  BbyB herhangi bir illüzyona gerek duymadan doğrudan lezzete odaklanıyor.

brugge   Brugge3

Çok kaliteli Belçika çikolataları altın külçelerini andıracak şekilde paketlenmiş. Karışıma göre numaralandırılmış. Karamel, sütlü çikolata ve fındıklı No 15 ile bitter çikolata, limon, hint baklasıyla yapılan No 50’nin tadı damağınızda kalacak.

Brugge küçük bir yer olmasına rağmen restoranların sunduğu gurme lezzetler bakımindan oldukça iddiali bir kent.Michelin yıldızlı restoranlarının yanısıra ufak tefek aile işletmesi olan pek çok restaurant var.Midye ve patates kızartmasıi ulusal yemekleri sayılabilir.Bunun yanısıra bira ve birayla pişmiş yemeklerde deneyimlenmesi gereken lezzetler arasında.Bir çikolata krallığı sayılabilecek Belçika da Waffle ve Profitrol de muhakkak tadılması gereken lezzetler arasında

brugge1

Brugge  gelmişken bir kaç restaurant önermekte fayda var

De Karmeliet ..Belçika’nın ilk uç Michelin yıldızlı asçısı  Greet Van Hecke burayı eşiyle birlikte işletiyor

Sans Cravete Bistro tarzı diğer bir Michelin yıldızlı restoran Pazar ve Pazartesi günleri kapalı

De Visscherie  1976 da hizmete giren restoran buranın en popüler balık restoranı. Balık pazarının tam karşısında yer alıyor

Breydel De Coninc Mark ve Burg meydanları arasındaki merkezi konumuyla turistlerin en fazla tercih ettigi mekanda beni şaşırtan detay servisin asla aksamaması oldu.

Den Dyver Dijver Kanalına bakan mükemmel merkezi konumu müzelere yakınlığı  canli ortamı ile bir aile işletmesi olan mekan çok ünlü bir bira restoranı. Restorana rezervasyonlu gitmekte fayda var

Laurenzino Waffle i pek çok yerde yedim ancak buradaki lezzeti neredeyse hiç bir yerde yakalayamadım muhakkak uğramanızı tavsiye ederim

brugge7

B-In Kanal kiyisindaki terası ile dikkat çeken B-In hem restoran hemde bir bar olarak hizmet veriyor Ultra modern ve huzurlu ortamıyla akşam ustu guneş batışının izlemek için ideal bir mekanIyi müzik ile birlikte geç vakte kadar açik

Brugge daki restoranların çoğu haftanın belli günleri servis veriyor veya öglen servisleri 14:00 te sona eriyor bu detayları hatırlamakta fayda var

Brugge’ de zamanı olanlara diger öneriler

Sokaklar turist kalabalıklarıyla dolduğunda yapacağınız en iyi iş tren garından bisiklet kiralayıp kenti çevreleyen kanal boyunca turlamak. 30 dakikalık parkur yemyeşil parklardan, tahta köprülerden, tarihi yeldeğirmenlerinden geçiyor. Dönüşte Begijnhof mahallesinden geçen kestirmeyi kullanın. Beyaz boyalı tarihi evlerde 13’üncü yüzyılda dini bütün dullardan oluşan Bequin Tarikatı üyeleri yaşarmış. Bugün Benediktin rahibeleri yaşıyor. Fırsatı değerlendirip 15’inci yüzyılda bu şehirde yeni bir akım geliştiren Flaman naif ressamlarının eserlerini görün. Hans Memling’in Sint-Jan Hospitaal Müzesi’ndeki sekiz eseride görülebilir  Sonra kanalı geçip Groeninge Müzesi’ne gidin. Restore edilip yeniden açılan müzede Jan van Eyck’ın ‘Madonna With Canon Joris van der Paele’ tablosunu tadını çıkararak seyredin.

photo (3)

Belediye Sarayı’Stadhuis’ Burg Meydanında görmeniz gereken gotik bir eser.Ilk katında toprak su hava ateş sembolize edenduvar resimleri oldukça etkileyici.

brugge8

Yine merkezdeki Church of our Lady Kilisesi ile kulesini gormelisiniz.Bu kilisenin icindeki Madonna ve Cocuk heykeli 128 cm mermer bir Michelengelo şaheseri ve Brugge Madonnası olarak biliniyor. Benim seyahat ettigim donemde bu bölüm bakım nedeniyle kapalıydı. Sadece diger turistler gibi dilekte bulnabildik..

Peki nerede konaklamalı?

Çoğunlukla tercih edilenin aksine ,Brugge da günübirlik değilde bir kaç gece konaklamak isterseniz size önereceğim otellerde en az Brugge kadar masalsı..

Relais Bourgondish Cruyce 16 yy kalma binasıyla iki kanalın kesiştiği mükemmel bir konumda yer aliyor Defalarca en iyi butik otel ödülü kazanmış Sehirde çekilen ve şehrin ününe ün katan ‘In Bruges” filmi burada çekilmis otelin tüm döşemeleri Ralph Lauren e ait,Fiyat 185.-Euro ile 415 Euro arasinda

De Tuilerieen

15 yy kalma 45 odalı diğer bir tarihi butik otel.In Bruges filminde filmin basrol oyunculari burada kalmislar (Colin Farrel e Ralph Fiennes)

Saunasi ve kahvaltisi çok özel

Otelin uygun fiyatlı paket uygulamaları dikkat çekici benim tercihim Cupido oldu.Sampanyalı kahvaltı ve 2 kişilik akşam yemeği dahil 400 Euro.

Hotel Jan Brito

Dis mekanında olduğu kadar iç mekanında da geçmisi koruyan 16 yy kalan bir binada yer alan otelin en hoşuma giden tarafı odalarına verilen isimler..Şovalye odası, Barones, Markiz Odası  Düşes odası gibi büyülü isimlerin yanısıra Hizmetli Odası gibi şaşırtan ancak ortaçağda bir sato da yer alan tum birimler yer almakta. Fiyatları bence cazip 2 kisi 90 Euro dan başlıyor

Hotel Montanus

Kentin başka bir çekim merkezi olan Aşıklar Gölüne çok yakın

Arkasındaki gizli bahcede yer alan terasli odaları modern tazrda döşenmis Gecelik fiyati 110 Eurodan başlıyor

Number 11

17 yy ait bir ev zevkli ve still sahibi  Devam eden sergilere de ev sahipligi yapan otelde yine In Bruges filminde bazi çekimlere mekan sahipligi yapmış

2 kişilik oda fiyati 115 Euro.. Kredi karti geçerli degil sadece nakit para ile ödeme yapılabiliyor

Ve tabiki Alis Veris ;

Brugge da sadece çikolata değil ender bulunan farklı hediyelerinde bulunabileceği bir şehir

Biralar, ev yapımı oyuncaklar ,danteller..Iste bunlari bulabileceğiniz bir kaç adres;

2be

2be Brugge

Kanal kıyısındaki mükemmel konumu  ve şık binasıyla 2be buranın en havalı mekanı burası tam bir bira cenneti.2 be bira çeşitleri dışında reçel biskuvi şekerleme ve elbette çikolata bulabilirsiniz

bruggebeer

De Ark Van Zarren

Alış veriş denilince ilk akla gelen Zuidzandstraat te yer alan mağazada porselen çay takımlari, sabunluklar puskullu semsiyeler ile gecmiste kaybolma isteyeceksiniz

oyuncakci Brugge

Brugge10

L’Heroine

Belçika’nın avangard moda merkezi Antwerp’te aradığını bulamayanlar bu kentte L’HÃ|roine’e mutlaka uğramalı. Bu butik Dries Van Noten ve Ann Demeulemeester gibi ünlü tasarımcılardan Christian Wijnants gibi genç yeteneklere çok geniş bir koleksiyona sahip. Askılarda ipek baskılar, asimetrik ceketler, kalın örgü şallar ve üstüne logo basılmamış pek çok yaratıcı ürün sergileniyor

brugge me

Tüm bu güzellikleri yaşamak için bu masalsı sehre bizim gibi Amsterdam seyahatinizle birlestirerek gezebilir veya uçakla Brüksel ‘e giderek oradan trenle ulaşabilirsiniz..

Dünya ‘nın farklı bir köşesinde tekrar görüşünceye kadar masalsı günler dilerim..