MEDENİYETLER BEŞİĞİNE SEYAHAT

Batman-Hasankeyf-Nusaybin-Midyat-Mardin

Medeniyetin doğduğu topraklara geldim yani Güneydoğu Anadolu’ya.

İşim nedeniyle Türkiye ve dünyanın pek çok farklı yerlerin gidip görme şansım oluyor. Amaç iş olunca o bölgenin insanlarını sadece turistik veya bir gezgin gözüyle değil iş ve ticaretleri yaşama biçimlerini çok daha farklı bir açıdan görebilme ayrıcalığına sahip oluyorum.

Son 2-3 aylık sürede yaşaman pamdemi sürecinde hepimiz evlerde kalıp bir süre seyahatlerimize işlerimize ara vermek veya değiştirip yavaşlatmak zorunda kalsakta hayat devam etti. Kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte bizde gerekli hijyen ve sosyal mesafe kuralları gibi önlemlerimizi alarak maskemizi takıp hayatımızı ve işimizi mümkün olduğunca bu yeni normal düzene uygun bir şekilde seyahatlerimize başladık.

İlk seyahatimiz ise medeniyetlerin doğduğu, insanlık tarihinin tarımın başladığı topraklara oldu yani güneydoğu anadolu’ya.Bu nedenle kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum.

Zira burası insanların ilk defa yerleşik hayata geçiş yaptığı ve akabinde medeniyetler kurduğu yerlerin başında Mezopotamya havzasını teşkil eden Dicle ve Fırat Nehirleri arasında kalan bol alüvyonlu ovalar ve bereketli topraklar geldiği yerler.

Dolayısıyla bu yazımın amacı bu kısa sürede gördüğüm yerleri yeterli bulup bir gezgin gibi anlatmak asla değil. Öyle yapmak herşeyden önce bu bölgeye saygısızlık olur. Çünkü burayı ‘yazabilmek’ için kaliteli ve belli bir zaman geçirmek, bolca insan tanıyıp sohbet etmek , okumak araştırmak lazım.

Bu yazının amacı ise kısacık bir sürede bu toprakların bana hissettirdiği güzellikleri sizinle paylaşmak; Ülkemizin her köşesinin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlamak ,toprağın bereketini verimini gücünü görmenin hiç ama hiç birşeyin yerini tutmayacağını idrak etmek, anadolu insanının o yüce gönüllüğünü görmek, kültür çeşitliği karşısında şaşkına dönmek, o güzel yöresel lezzetleri tatmak misafirperverliğinin sadece bir kelime olmadığını görüp derinliğini bir kez daha anlamak, kısaca tarih,arkeoloji, sosyoloji, jeoloji ,psikoloji herşey ama herşey demek.

Yanıbaşımızdaki savaşlar yıllardır yaşanan terör, siyaset bunların tamamen dışında anlamak lazım bu bölgeyi ancak o zaman bu güzellikleri görebilir ve gereksiz korkularımızın üstesinden gelebiliriz.

Yıllar önce yine önce Diyarbakır ve sonrasında Rize’ye kadar devam eden iş seyahatim için gelmiştim Türkiye’nin doğusuna o zamanda yakınlarımda Nepal’e Bhutan’a gidip Diyarbakırı görmekten çekindiklerini söylüyorlardı bugün yine pek değişen birşey yok .Bir de üstüne pandemi eklenince yolculuk nedeniyle pek çok ‘eminmisin?’ soruna maruz kaldım hatta kararımdan şüphe duyduğum oldu ama şu an tüm içtenliğimle iyi ki gitmişim oralara diyorum. Şehirler gayet güvenli, zira terör zaten en güvenli yerleri hedef alarak bunu kırmak istiyor.

Sadece elbette terör değil pandemi nedeniyle hijyen ve fiziksel mesafe ve maske takma önlemleri otel ve restoranlarda hayli ciddi şekilde uygulanıyor. Maalesef halen belli yerler açılmış değil,ancak bu bölgeye özgü bir durum değil dünyada durum böyle.

Örneğin ilk kez gitme şansı bulduğum BATMAN’a şehir gayet güvenli, gece geç saate kadar Batman’da otelimizin bulunduğu şehrin en merkezi caddesi olan Atatürk Bulvarında gece kadın, erkek,aile dileyen herkes dilediğince rahatlıkla gezebiliyor.

Ancak buna rağmen Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Diyarbakır, Mardin ve Siirt‘in arasında kalmış bu güzide şehrimiz hadi tur yapalım denildiğinde nedense çoğu kişinin pek de aklına gelmiyor.

Oysa Kuzey Mezopotamya’yı sulayarak geçen Dicle Nehri ve onun yan kolları olan iki büyük nehir konumundaki Batman ve Garzan çaylarının Batman il sınırları içinde akması ve her üç nehrin Batman’daki toplam 200 Km. uzunlukta olması, tarihi süreç içinde Batman’a büyük avantajlar sağlamış. Özellikle bu nehirlerin akış güzergâhı olan Dicle Vadisi, Garzan Vadisi ve Sason Vadisinde çok zengin bir tarihi doku mevcut. Bu vadilerde akan nehirlerin kıyısındaki yerleşimin tarihi, Neolitik (Yontma Taş Devri) döneme dayandığı biliniyor.

Batman’ın şehir olması yeni olsa da tarihi Milattan Önce 5. yüzyıla, Medler‘e kadar uzanıyor. Güney Doğu Anadolu’nun bu yeni kentinin adı hakkında çeşitli rivayetler var. Bunlardan birine göre şehrin eski adı Medler zamanında Ela Khan imiş. Bu zamanla Batman’a dönüşmüş. Bunun gibi pek çok başka rivayette var ancak kesin olan şu ki ne kadar geriye gidersek gidelim Batman ismi kah şehir kah bölge adıyla tarihte bugünkü bulunduğu konumda hep var olmuş.

BATMAN

1940 lı yılların başına kadar İluh ismiyle bilinen bir köy iken bu tarihten sonra Raman Dağları’nda petrol bulunması ile şehrin talihi değişmiş. Günümüzde bir okul olarak kabul edilen Batman Petrol Rafinerisi 1955 yılında kurulmuş. Petrolün bu bölgede bulunmasınında etkisiyle 1990 yılında Siirt’in Sason, Kozluk, Beşiri, Mardin’in de Hasankeyf ve Gercüş ilçeleri Batman merkeze bağlanmış ve Batman Türkiye’nin 72. ili olmuş.

Haydarpaşa–Kurtalan demiryolu 1944 yılında Batmana ulaşarak Kurtalan’a doğru uzantısına devam etmekte.

1954 yılında Batmanda hava alanı açılmış. Bu havaalanı dünyanın en kötü havaalanlarından bir seçilince hemen harekete geçilmiş be yeni bir havalimanı yapılmış.Yeni havalimanı çok rahat, modern, kullanışlı bir havalimanı olmuş biz çok beğendik.

Ekonomiden Sorumlu Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Ölümsüzlük Odası ile Contemporary İstanbul’da adını sıkça duyduğumuz ünlü sanatçımız Ahmet Güneştekin, 100 metre Yıldızlar Dünya Şampiyonumuz Mizgin Ay Batman’ın yetiştirdiği ünlü isimler olarak ilk akla gelenler oluyor. 

Grand Hasankeyf Hotel

Batman’da konakladığımız otel şu an bölge’nin en iyilerinden Grand Hasankeyf Hotel’di .Konumu,ekibi, odaları,restoranı, Cafesi ile çok iyi bir oteldi.Ekibin güleryüzlüğü ve pandemi sonrası hijyen kurallarına titizlikle uyulması dikkat çekiciydi biz çok beğendik bu nedenle gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

Sabah kahvaltımızı otelde aldık .Öğlen yemeğimizi ‘Dedeman Restoran’ akşam yemeğimizi ise inanılmaz konumuyla mutlaka gidip görün diye önereceğim ZİYADE ET LOKANTASI’nda yedik. Bölge elbette et restoranları ile ünlü Kavurma ve Karışık Izgara vazgeçilmez lezzetlerden

Ziyade Et Lokantası

Bölgede nerede yerseniz yiyin heryer çok iyi bölgenin gastronomisi yöresel lezzetleri harika,fakat belirtmem gerekirse bizim için seçilen bu iki restoranın üstüne de yok.

Tatlıda ise önerim bol sütlü soğuk baklava ve Künefe.Burada en meşhur olan ‘Sadık Künefe’de tatlı yemek.Bize bu kez kısmet olamadı ,biz soğuk baklavamızı otelimizin cafesinde yedik oradaki lezzette muhteşemdi.Kahve ve çaylarda harika.Kısaca Batman gastronomi anlamında da oldukça iyi.

RAMAN DAĞI

Batman şehri ve çevresinde o kadar fazla görülmeye değer yer var ki ,özellikle petrol’ün bulunmasıyla diğer şehirlerden kendini açık ara öne çıkartan Batman şehrini gezerken bizim içinde ilk durak Raman Dağı’ndaki bulunan ilk petrol kuyusu ‘emektar’ oldu.

İlk Petrol Kuyusu Emektar ve biz

Burada birçok yerde atbaşı adı verilen aletler kuyulardan petrol çıkartıyor. Görüntüleri at başını andırdığı için bu at verilmiş. Şehrin zenginliğinin kaynağı da onlar. Ege’de birçok yerde rüzgar gülü görürsünüz, Batman’da Raman Bölgesi’nde de birçok yerde atbaşları…

Burada kısa bir fotoğraf molası sonrasında Hasankeyf’e uğradık.

HASANKEYF

Tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmeyen Hasankeyf’in tarihinin 12 bin yıl önceye kadar dayandığı tahmin ediliyor. Yani neredeyse Şanlıurfa’daki Göbeklitepe ile yarışacak boyutta bir tarih. Burada Bizans, Sasani, Artuklular, Emeviler, Abbasiler, Hamdani, Mervani, Eyyubi ve Osmanlı gibi birçok medeniyet hüküm sürmüş. Şehir altın çağını ise Artuklular döneminde yaşamış.

Hasankeyf (Yeni)

12 bin yıla yakındır onca savaş ve doğal afete direnen bu eşsiz tarihi şehir, bir baraj gölüne direnememiş ve Ilıca Barajı çalışmaları nedeniyle bu şehir maalesef sular altında kalmış.

Şehri kurtarmak için halk çok çalışmış, ancak yinede barajın yapılmasının önüne geçilememiş. Hasankeyf sular altında kalmadan önce bazı önemli eserleri Yeni Hasankeyf denilen bölgeye taşındı.Burası eski yerleşimden yaklaşık 3 km uzaklıkta bir yer.

Hasankeyf (yeni)
Hasankeyf(yeni)

Yeni Hasankeyf’e Artuklu Hamamı, İmam Abdullah Zaviyesi ve Zeynel Bey Türbesi taşınmış. Ayrıca 611 yıllık Sultan Süleyman Camii minaresinin taşınması gerçekleşmiş. Kayaların aşınması ile oluşmuş 6 bine yakın mağara sular altında kalmış bu mağaralarda yaşayan insanlar varmış ve sanırım bu halkın yerleşmesi için yeni evler yapılmış.

Bu seyahatimde beni en fazla etkileyen yer elbette Hasankeyfin bu içler acıtan durumu oldu.

Öncelikle eski halini keşke daha önce gelip görebilseydim diye düşündüm ancak bölge halkının Hasankeyfi tüm yapılan çabalara rağmen kurtaramadıkları için gözlerinde gördüğüm dile getirdikleri derin üzüntü ve bölgenin eski halini gösteren fotoğraflar iyi kide görmemişim bu halini görmeye dayanamazdım düşüncesine beni sürükledi.

Hasankeyf (yeni)

Böylesine tarihi bir değerin bölge halkının hatta ülke halkının çabasına rağmen yok edilmesi gerçekten inanılır gibi değil.Yürek dayanmıyor

Yeni Hasankeyf te pek keyif almadan çevreyi gezdikten sonra, bölgedeki turistik işletmelerden açık olan tek mekana oturduk çaylarımızı içerken sohbet ettik.Hasankeyfin eski halini dinledik ve pandeminin olumsuz etkileri nedeniyle sezonu hala açamamamalarına ve kısıtlı olanaklarına rağmen harikulade bir misafirperverlikle karşılanıp uğurlandık.

Umarım bir sonraki gelişimizde çok daha neşeli yüzler bolca turist görebiliriz.

GERCÜŞ İLÇESİ

Yola çıktıktan kısa bir süre sonra Gercüş Ayrancı geçidinde bir mola verdik. Gercüş Ovası manzaralı bir yol üstü durağında durduk. Burada durma nedenimiz adından da belli olduğu gibi ayranı ile meşhur Ayrancı geçidinde ayran içmekti. Biz manzaralı yerde durduk ama asıl meşhur olan onun biraz ilerisinde manzarasız olan imiş. Bizlere bu güzel seyahatte hem ev sahipliği hem rehberlik eden Nasrettin bey’in anlattığına göre bu ayranı meşhur eden kişi önce gezerek sonra at sırtında sonrasında da bu mekanı açarak bu ayranı meşhur etmiş.Sonra ayran o kadar meşhur olmuş ki bölgeye ismini de vermiş.

Ayranın özelliği yayıkta yapılması ve bence elbette sunumu ve elbette lezzeti.

Bu arada manzara harika göz alabildiğince üzüm bağları ..

Meşhur Gercüş Ayranı ve muhteşem manzara

Ayran molası sonrası ilk olarak Gercüş merkezden geçtik.

Buraya Ağalar şehride deniyormuş. Neden böyle denildiği gelin Nasreddin beyden dinleyelim;

Batman ve çevresinde görülmesi gereken yerler :Raman Dağı, Hasankeyf, Gercüş kırsalı Gercüş Ayrancı Geçidi, Kasimiye Medresesi,Osmanlı Konağı, Mardin Ulu Camii, Dara Antik Kenti, Zindan, Midyat, Nusaybin, Beyazsu

Malabadi Köprüsü (Batman Köprüsü),, Kantar Köprüsü, Yeni Hasankeyf (İmam Abdullah Efendi Türbesi, Zeynel Bey Türbesi)

Batman’dan Mardin’e yaklaşık 150 km bir mesafe söz konusu.

Gercüş Ayrancı Geçidi’nde ayran molasından sonra Mardin il sınırına giriş yaptık. Burada ilk olarak Midyat’tan geçtik.

MİDYAT

Midyat’a yol üzerinde kısaca uğradık.

Bu kısa gezimizde bile çok beğendiğim yerlerden biri oldu.

Midyat pek çok filmde mekan olarak kullanılan evlere sahip yine mimarisi harika bir yer. Dinlerin ve dillerin birleşme noktası,”Gelen ağlar giden ağlar” sloganı ile adeta özdeşleşen bu eşsiz yerde bize küçük rehberimiz eşlik etti.

Meşhur telkari işçiliğini görmek için çarşıların olduğu yerleri gezmek istedik ancak pandemi nedeniyle kapalıydı. Testicilik, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk, gümüşçülük (telkâri), iğne oyası, Midyat el nakışı, tohum iğnesi, yorgancılık, oyacılık, boyacılık (sibbeğ), dericilik (debbağ), sabunculuk, dokumacılık, şalüşapik (özel bir kumaş dokumasıdır), kilimcilik, halıcılık (yün ve ipek), semercilik, keçecilik, tahta oymacılığı (kakmacılık), sedef işlemeciliği, halburculuk (gürgen ağacı işlemeciliği) ve taş oymacılığı gibi yöreye has el sanatları eski çağlardan beri yapılıyor. Buraya kadar gelipte telkari gümüş işlemesi satın almadan dönmeyin!

Bu kadar güzel telkari işlemeviliğinin olduğu yerde elbette ufak bir hediye almadan dönmedim.Midyatı gezmek

MİDYAT

Açıkçası burada Midyat Eski Kenti ve Mor Gabriel Manastırı‘nı gezmeden dönmemek lazım. Mor Gabriel Kilisesi de saat 17 oldu mu kapanıyormuş.

Biz pandemi nedeniyle yanlızca meydanı ve sokakları gezdik.Bolca fotoğraf çektik.

BEYAZSU

Nusaybin’den Midyat’a doğru yönelince yol üstünde Nusaybin ile Midyat arasında Midyat’a daha yakın bölgede Beyazsu Deresi Nusaybin’e doğru akıyor. Bu dere çevresinde yer alan mesire yerleri özellikle yaz aylarında tıklım tıklım oluyor ve yer bulmak çok zor oluyormuş.

Biz geldiğimizde ise biraz hafta içi olması birazda Pandemi nedeniyle oldukça sakindi ve tabiki bu nedenle biz doyasıya keyfini çıkarttık.Ayaklarımızı derede ıslattık bölgedeki gezer şarkıcılardan unutulmaz şarkılar dinleyip yemek yedik.

Beyazsu
Beyazsu

Burası bölgede çölde vaha gibi bir yer. 

MARDİN

Gerçek anlamda medeniyetlerin buluştuğu yer Mardin.

Benim en fazla görmek istediğim daha önce bir türlü kısmet olmayan bu dillere destan şehir Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Süryani’si hepsinin bir arada yaşadığı bir mozaik.

MARDİN

Tam anlamıyla müze şehir Mardin.

Elbette eski Mardin’den bahsediyorum .Burada gezilecek çok yer görülecek çok şey tadılacak çok lezzet var.

Mardin’de mutlaka ama mutlaka görülmesi gereken yerler Deyr-ül Zafaran Süryani Kadim Manastırı, Dara’da antik kent kalıntılarının olduğu alanlar Kasımiye Medresesi, Mardin Müzesi, Sanat sokağı, Kırklar ve Protestan Kiliseleri, Latifiye Camii, Gazi Paşa ilkokulu, Eski Adliye Sarayı, Ulu Camii, Revaklı çarşı, Marangozlar kahvehanesi, Postane Binası (eski Mardin konağı) ve Sakıp Sabancı Kent Tarihi Müzesi olarak sıralanabilir.

MARDİN

İpek Yolu güzergahında olan Güneydoğu Anadolu bölgesindeki bu il

‘Gece bir gerdanlık’ gibi görünüyor. Camiileri, kiliseleri, mimarisi, ovaları ile taş diyarların şehri.

Mardin’in damak zevki acıdan yana ve yemek kültürü ise bir hayli zengin.Yöreye has baharatlar kullanılarak yapılan geleneksel yemekleri; ikbebet (içli köfte), semburek, ırok, kibe, kitel raha, kuzu çevirme, kaburga, lebeniyye ve zerde burada mutlaka tatmanız gereken lezzetlerden.Biz Hurmalı Mardin Çöreğini inanılmaz Mardin manzarasında çay eşliğinde Seyr-i Mardin Restoranda yedik.

MARDİN

Evet, bu kısa ama büyüleyici seyahatimiz Mardin’de sona erdi.

Seyahatimizin sonunda hepimizin ortak fikri bu bölgeyi bu eşsiz tarihi, kültürü yaşamadan gezip görmeden lezzetleri tatmadan Türkiyeyi gezdim demek anlamsuz olur.Anadolu eşsiz bir coğrafya ve bunu hepimizin görüp yaşaması çok önemli.

Bu bölgeye en kısa sürede tekrar gelip daha detaylı gezeceğim ve elbette yazacağım.

Bu seyahatimin videosunu Youtube sayfamdan izleyebilirsiniz

Nermin Yurtoğlu

BİR OKYANUS,YÜZLERCE ADA, BİNLERCE MUTLULUK: MALDİVLER

Hayat bir yolculuk ve bu yolculukta karşılaşacağınız süprizler bazen sizin hayal bile edebileceklerinizin çok ötesine geçebiliyor.

 Anantara Hotels Nermin Yurtoğlu

Anantara Naladhu Private Island

 

Bu kez hayatın bana sunduğu en güzel süprizlerden biri, dünya’nın en özel tatil destinasyonlarından biri olan Maldiv adalarına ve yine dünya’nın en iyilerinden olan Anantara otellerine gerçekleştirdiğim rüya seyahat oldu ve bu seyahati bir solo tatilci, bir otel profesyoneli ve de bir seyahat yazarı gözüyle aktaracağım.

Safir mavisi deniz, pudra beyazı kum adacıkları

Hem de alabildiğine..

Sanırım uçakla süzülürken gözlerimin gördüğünü en iyi bu şekilde tanımlayabilirim;

 

Yani Maldiv adalarını.

 

Maldive Adaları -Qatar Havayolları

Maldivler, resmî adıyla Maldiv Cumhuriyeti, Hint okyanusunda 26 farklı atoll’de ( mercan kayalıkları kum adacıkları topluluğu ) yer alan 1.192 adadan oluşan bir devlet. Hindistan’ın güneyinde ve Sri Lanka’nın yaklaşık 750 kilometre güneybatısında yer alıyor.

 

Maldiv adalarının çoğunluğunun volkanik patlamalar tarafından oluştuğu varsayılıyor.

Eğer Maldivleri henüz görmediyseniz elinizi çabuk tutmanızda fayda var çünkü yakın gelecekte adaların sular altında kalarak yok olacağı söyleniyor.

Bununda en büyük nedenlerinden biri olarak iklim değişikliği gösteriliyor nitekim iklimin ısınması adanın temel jeolojik yapısını oluşturan mercan dokusu için en büyük tehlike.

 

Müslüman olan ada halkının geçim kaynağı balıkçılık. Ada halkı oldukça sıcak kanlı ve yardımsever. Ada’nın resmi dili Dhiveli olarak belirtilsede adalarda ağırlıklı olarak ingilizce konuşuluyor.

Maldivlerde adalar ikiye ayrılıyor. Yerel halkın yaşadığı adalar ve resort adalar.. Dhagathi ve Himmafushi balıkçı adaları diğerlerinde ise yaşam turistik resortlar olarak kurgulanmış.Resort adalar, etrafını en fazla yarım saatte gezebileceğiniz büyüklükteki kara parçaları. Her adanın üzerinde bir resort otel olduğunu düşünebilirsiniz.

Bu şekilde yüz civarında ada var Maldiv’lerde. Üzerinde hiç hayat olmayan adalarda var ancak bu adalar yine resortlar tarafından piknik gibi etkinlikler için kullanılıyor

 

Maldiv’lerde hava sıcaklığı tüm yıl stabil olsada tropik bir iklime ve Hindistan’a olan yakınlığından dolayı muson yağmurlarından etkilendiğini göz önünde bulundurarak seyahat etmek isteyenler için için en iyi dönemin Kasım dan Nisan ayına kadar olan aylar olduğunu belirteyim..

 

Maldivler , Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor pasaportunuzun olması yeterli. Vize almanın ne kadar sıkıcı ve pahalı bir süreç olduğunu düşünürsek bu tek başına bile gitmek için iyi bir neden.Maldivler ile aramızda 2 saat fark var . Türkiye 2 saat geride.

 

Ulaşımda konfor önemli

Maldivlere ulaşım için belli başlı havayolları mevcut. Benim tercihim geniş koltuk avantajı, servisi ile çok kez yılın ödüllü havayolu seçilen Qatar Havayolları ile oldu.

 

Qatar Havayolları

 

Qatar Havayolları Maldivler destinasyonunda çok güçlü ve ekibide muhteşem!

Biletimin rezervasyon aşamasından itibaren Qatar havayolları ofis ekibinden uçağın içindeki ekibe kadar herkes inanılmaz derecede hızlı ve güzleryüzlü. Çok iyi bir hizmet aldığımı belirtmeliyim.

Qatar Havayolları ile uçarken uçağın içinde Süper Wi-Fi hizmeti olmasıda Qatar markasını diğer havayolu şirketlerinin bir adım önüne taşımış çok yerinde bir hizmet olmuş öyleki yolculuk nasıl geçti anlamadım. İnterenet bağlandım mesajlarıma baktım instagrama fotoğraf yükledim. Qatar Havayollarını bu hizmeti için özellikle tebrik ediyorum.

Uçak içinde sunulan menüler lezzet ve çeşitlilik bakımından diğer uluslararası havayolu firmalarında göremeyeceğiniz kadar iyi.

 Ayrıca Qatar Havayollarının uçuş saatleri ve Sabiha Gökçen ‘den uçuşun bulunması nedeniyle de avantajlı .

Qatar Havayolları 4 saatlik Istanbul-Doha uçuşu ardından 1 saat 20 dakikalık kısa bir beklemenin ardından 4 saat 30 dakikalık Doha – Male uçuşu ile Maldivlere ulaşmanızı sağlıyor.

Doha Havalimanı

 

Doha Havalimanı

CENNETE VARIŞ

 Maldiv havalimanı

Male havaalanına indiğiniz anda hangi mevsimden hangi ülkeden gelirseniz gelenin o tropik tatil havası sizi hemen kucaklıyor. Yorgunluk diye birşeyiniz kalmıyor heyecanınız artıyor ve yüzünüzde kocaman bir gülümseme beliriyor.

Lüks, konfor ve sadeliğin buluştuğu müthiş bir marka ; Anantara Hotels, Resorts& Spas…

 

Anantara Hotels Resorts & Spas

5 gün sürecek olan Maldiv seyahatimde, dünyanın en iyi otel zinciri olarak kabul edilen bol ödüllü Anantara zincirine bağlı lüks otellerde konaklayacağım.

ilk durağım Naladhu Private Island olacak . Naladhu’da konaklarken zincirin diğer 2 oteli olan Anantara Dhigu ve Anantara Veli’yi de görebileceğim.

Sonrasında ise deniz uçağı ile Anantara Kihavah’a geçeceğim.

Male havalimanında valizlerimi aldıktan sonra çıkışta Naladhu Private Island ‘tan beni karşılayacak birini arıyorum ve karşımda elinde ismim yazılı bir karılama panosu ve sıcacık bir gülümseme ile ‘Maldivlere ve Anantara Naladhu Private Island ‘a hoşgeldiniz diye bekleyen bir görevli belirleniyor. Birlikte havalanı içinde otel misafirleri için özel olarak ayrılan özel bir lounge’una alınıyorum.

Burada otel ile ilgili bilgilendirme alıyorum, wi-fi şifresinden bundan sonraki süreçte neler yapacağımızla ilgili ne gerekiyorsa herşeyin cevabını burada alıyor otele gitmek için yola koyuluyoruz.

Benimle birlikte lounge ta bekleyen farklı misafirlerde var.

 

10-15 dakika sonra hep birlikte havaalanından çıkıyoruz. Ve otelimize transferimizi sağlayacak yine otele ait tekneye geçiyoruz.

 

Oldukça lüks bir sürat teknesinde yine sıcacık ve huzur dolu bir hoşgeldiniz beraberinde serinlemek için sunulan ıslak havlu ve su ile karşılanıyoruz. Tekne ile Male den ayrılılıp otele doğru yola çıkıyoruz. Ancak tekne o kadar hızlı ki ayakta ve güvertede durabilmek mümkün değil ve bu sırada ilginç bir şey oluyor:yağmur başlıyor.

 

Şaka değil Maldiv’lere geldiğim ilk gün yağmur yağıyor! Gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum ama yine de üzerinde fazla düşünmeden her haliyle seyahatimin ilk günün keyfini çıkartmak istiyorum.

 

Anantara Naladhu Private Island

Misafir Karşılama

 

Tekne ile en fazla yarım saat süren bir yolculukla otelimiziniskelesine ulaşıyoruz.

Burada her bir misafire özel yapılan müthiş bir karşılama ritüeli söz konusu. Resort Müdürü ve tüm ekip yöresel müzik ve alkışlarla sizi karşılıyorlar, ve odanıza kadar kadar yollarınıza güller döküyorlar!

 

 

 

En güzel ada ; NALADHU PRIVATE ISLAND

Cennetin ortasında özel bir yer burası. Adım attığınız ilk andan itibaren isminin anlamının neden ‘ güzel küçük ada’ demek olduğunu da anlıyorsunuz.

Güney Male Atoll bölgesinde bulunuyor. Avrupalı lüks segment turistin ilgi gösteriği bir bölgede.

Dünya’nın en iyi oteller zincirlerinden olan Anantara grubuna bağlı 6 yıldızlı Naladhu Private Island’da koloni stiliyle dekore edilmiş sadece 19 özel havuzlu villa ( villalar Beach ve Ocean olarak ayrılıyor) bulunuyor. 24 saat House Master yani buttler hizmeti , özel yemek ve kişiye özel spa hizmeti , cooking class, yoga ve meditasyon ilk göze çarpan ayrıcalıklarından.

Tabiki muhteşem villanızdan çıkmak isterseniz.

 

House Master’ım Aslaam konaklayacağım villa’ya kadar eşlik ederek villa hakkında kısa bir bilgilendirme yapıyor.

Anantara Naladhu Private Island Ocean View Villa

Otelde resepsiyon ve C/In işlemi gibi prosedürler yok .Konakladığım sürece hemen her konuda bana yardımcı olmak üzere House Master Aslaam’a ulaşabilmem için bir cep telefonum var.

Ocean view villa hem sade hem konforlu hem de doğaya uyumlu. Etrafta gözünüzü rahatsız edecek hiçbir şey yok gözünüzü yoracak şatafatta.

 

NY&Co Anantara Programı

Anantara Naladhu Private Island

 

Ashaam dinlenmem için odadan ayrılıyor ve bende kendimi villamdaki sonsuzluk havuzuna atarak atıyorum. Karşıda okyanus var. Müthiş bir duygu.

Maldivlere gelmişken elbette o akvaryum gibi turkuaz denize girmeden olmaz . Villanın bir tarafı okyanusa bakıyor. Diğer tarafta ise kısa bir path way le yine villaya özel sahil, şezlonglar ve özel kabin bulunuyor. 

Naladhu Private Island’ta konaklayan ‘seçkin’ misafirler diledikleri zaman yine Anantara grubuna bağlı Anantara Dhigu ve Anantara Veli resortlarına geçip oradaki aktivitelerden de faydalanabiliyorlar. Ancak bu diğer adalarda konaklayan misafirler için geçerli değil sadece Naladhu’nun seçkin misafirlerine sağlanan bir ayrıcalık.

 

Ben iş amaçlı bir ziyaret gerçekleştiriyorum ve bu nedenle kısa sürede bu özel oteli ve gruba bağlı diğer 2 kardeş oteli görebilmem ve aynı zamanda sunulan özel hizmetlerden de faydalanabilmem için müthiş bir program hazırlanmış.

 

Geldiğim gün odamın keyfini çıkartmam ve birazda dinlenebilmem için akşama kadar müsaitliğim var ancak akşam itibariyle müthiş program başlıyor.

Akşam Sea.Fire.Salt restoranda yemeğe davet ediliyorum.

 

Sea.Fire.Salt Anantara Dhigu ‘de bulunuyor. Trip Advisor gibi yorum siteelrinde bölgenin en iyi restoranı olarak 1. sırada yer alıyor.

 

Otele ait tekne ile 3 -4 dakikada restoranın bulunduğu yere geçiyoruz.

Ortam menü, servis gerçekten müthiş!

 

Naladhu Private Island, 3 yıldır Hint Okyanusundaki en iyi resort’u ünvanına sahip aynı zamanda lüks seyahat mecrası Conde Nast okuyucuları tarafından 2019 yılında dünyanın en iyi 10 resort’undan biri seçiliyor.

 Cennette kahvaltı

Anantara Naladhu Private Island

Anantara Dhigu Maldives, Balayı adası olarak bilinen Maldivlerde ailelerinde unutulmaz bir tatil geçirebileceklerini gösteren harika bir yer.

 

Oldukça da büyük zaten 110 beach villanın konumlanması ve oldukça uzun bir bir resort olması nedeniyle Dhigu adını almış.

Lüks villalar ve bozulmamış doğa safir renkte bir denizin yanısıra aileler , arkadaş grupları için müthiş olanaklar sunuyor.

Surf okulu, aquafanatic su sporları merkezi,elbette dalış merkezi inanılmaz. Maldivlerin zararsız köpekbalıklarını gözlemleyebileceğiniz şnorkel dalış imkanı harika.

Çocuklar için babysitting hizmeti çocuk kulübü,villalarınızın önünde sizi bekleyen bisikletlerinize kadar herşey düşünülmüş.

Anantara Dhigu’da 9 farklı restoran bulunuyor.

 

Anantara Veli Maldives, Balayı ve özel kutlamalar için gelecek olan çiftleri bekleyen yine ‘adult only’ bir resort.

 

67 adet ‘Over Water’ ve de ‘ Beachfront ‘ Bungalow bulunuyor.

Açık hava sinemasından, Coral adoption (Mercan sahiplenme) programına , yine Anantara markasına ait 18 metrelik yat kiralayarak çevreyi gezme aktivistesinden, Yoga meditasyona , Sundari ayurvedik spa ‘ya kadar çok özel hizmetler sunan bir yer burası.

 

 

Maldiv’lerde gün batımında FISHING,

 

Anantara ‘da konaklamanız süresince özel hazırlanan pek çok aktivitelerede katılma ve deneyimleme şansınız oluyor.

 

Bunlardan biride fishing,

 

Otele ait tekneyle birlikte açılıp profesyonel balıkçılarla Hint Okyanusunda oltalarla balık avlayabiliyorsunuz.

Sadece fishing değil okyanusa açılırken gördüğünüz müthiş doğa, gün batımı , ve elbette tutkunlarının çok iyi bildiği oltanın belık beklerken verdiği huzur stresten uzaklaşma o kadar güzel tecrübeler ki..

Tekne de benimle birlikte otelde konaklayan misafirlerde vardı. Herkes günün sonunda birşeyler yakaladı ben de öyle ancak bunun sadece eğlence olarak kalmasını istediğimden yakaladığım balıkları anında okyanusa yani yuvalarına geri gönderdim.

 

Doğum günü kutlamaları başlasın!

 Anantara seyahatimi benim için unutulmaz kılan unsurlardan biri de doğum günüm olan 12 Kasım’da bu cennet gibi adada olmak oldu.

 

Haliyle burası en iyi hizmeti sunan misafirleri merkeze alarak onların mutlu olması için herşeyi her türlü ayrıntısına kadar düşünen bir hizmet anlayışı söz konusu olunca yapılan süprizler, kutlamalar benim için yeni yaşıma harika bir giriş yapmama neden oldu.

 

İlk kutlama Anantara Naladhu Private Island’da bembeyaz kumların üzerinde hazırlanan oldukça romantik bir masada yapılan kutlamaydı. Odaya girdiğimdeki süpriz ise oldukça ince düşünülmüştü.

 

 

ANANTARA KIHAVAH

 

Anantara NaladhuPrivate Island’ta rüya gibi geçen 2 gecenin ardından , Baa Atoll’da yer alan Anantara Khiavah’a geçiyorum.

Deniz uçağına yıllar önce Bali adasından Mojo adasına geçerken binmiştim. Korkunç olduğunu düşünen var mı bilemiyorum ancak ben tecrübeli olduğum için heyecanla bekliyorum çünkü bence deniz uçağı harika bir deneyim.

 

Ancak buradaki kadar özel bir hizmet alacağımı gerçekten bilmiyordum.

Anantara Kihavah Maldives

 

Maldive airlines’a ait deniz uçağı için Male’den özel bir araçla uçağın kalkış yapacağı alana geliyoruz. Burada yine Anantara Kihavah’a ait özel VIP launch’ta beklemeye alınıyoruz. Uçağımız geliyor ve müthiş bir manzara eşliğinde uçağın penceresine yapışmı olarak sürenin ne kadar hızlı geçtiğini anlamadan yaklaşık 45 dakika süren bir yolculukla bu çok özel resort adanın yakınına iniyoruz.Uçak tesise tam olarak yaklaşmıyor .Buradan yine tekne ile adaya ulaşıyoruz.

 

 

Adaya Varış

 

Anantara Kihavah’a gelişte yine müthiş bir karşılama bizleri bekliyor.

 

Anantara Kihavah, UNESCO tarafından koruma altına alınan Biyosfer rezerve üzerinde bulunuyor. Yani konumu ve doğası itibariyle oldukça önemli bir yerde bulunuyor.

 

Adaya ulaştıktan sonra konaklayacağım villaya bugyy ile Home Master’ım ile birlikte gidiyoruz.Bu arada bana çevre ve resort ile ilgili kısa bilgiler veriyor.

Villa’ya geldiğimizde yine beni harika bir süpriz bekliyor.

 

House Master’ım ile konaklayacağım 3 gün boyunca bana özel hazırlanan programın üzerinden geçiyoruz. Program harika görünüyor.

Biraz dinleniyorum ve akşam otel ekibiyle konaklayan misafirlere özel verilen davete katılmak için hazırlanıyorum.

 

Davet Sky Bar da veriliyor.

Manzara ve ikramlar müthiş. Mekan gerek mimarisi ,konumu ile müthiş.

Bu müthiş ‘karşılama’ sonrası, cennetten gökyüzüne açılıyor, programımda gördüğüm andan itibaren çılgınca merak ettiğim ‘stargazing with the SkyGuru at the overwater observatory ‘ bölümüne geçiyoruz.

 

Siz de ilk okuduğunuzda benim kadar şaşırdığınıza eminim!

Evet, Anantara Khivah ta Maldivlerin ilk su üstü rasathanesi ( over water observatory) var ve bölgenin en güçlü teleskopu ile gökyüzünü gözlemleyebiliyorsunuz.

 

 

Tamda dolunay’ın olduğu bu akşam Sky Guru ‘ bize galaksimiz, diğer galaksiler evrendeki durumumuz ışık yılı , derken müthiş bir sohbet ile birlikte teleskop’un olduğu odaya davet ediyor. Öncelikle Dolunay’ı ve yıldızları gözlemliyoruz.

 

Bu deneyim Maldiv’lerde başka hiç bir resort adada yaşayabileceğiniz birey değil. Müthiş! Hepimiz merakla saatlerce sorular soruyor gökyüzünü keşfe koyuluyoruz. En son ne zaman bu kadar heyencanlanmıştım hatırlamıyorum!

Anantara’da olamaz diye birşey yok herşey mümkün!

Sky Guru ile Dolunay’ı gözlemliyoruz

 

 

Bu büyüleyici deneyimin ardından özel olarak verilen yemek daveti için FIRE restorana geçiyorum.

 

Balance Wellness

 

 

Ertesi sabah hafif ve sağlıklı bir kahvaltı sonrası, Anantara zincirinin yine bolca ödüllü Wellness markası ‘Balance‘ a tabiri caiz ise kendimi bırakıyorum.

 

Burayı ‘Balance’ ismi kadar iyi tanımlayacak başka birşey bulamıyorum;

Beden ve zihin uyumunun sağlanması için yapılan bakımlar, masajlar, rüya gibi bir ortam ve güzleryüzlü bir o kadarda profesyonel hizmet..

Burası ayurvedik ritüeller ile birlikte sizi şehir hayatının günlük stresi, sıkıntıları bedeniniz kadar zihninizin de arınması için bir yolculuğa çıkartıyor.

 

Masajların yanısıra 3 günlük, 5 günlük, veya haftalık Detox ve Longevity programları sunuyor. Masaj ve programların yanısıra Wellness in ayrılmaz bir parçası olan Yoga için çok farklı programlar sunuluyor. Örneğin Maldivlerin ilk ve tek Aerial Overwater Yoga deneyimi Anantara Kihavah ‘ta bulunuyor.

 

Bu seyahatim oldukça kısa süreceği için bu kez maalesef çok istememe rağmen bu programları alamıyorum ancak Bunca ödülün sebeplerinden biri olan ‘ Kihavah SignatureHealing Masaj’ ile kendimi tam anlamıyla şımartıyorum.

 Anantara’da Kihivah’ta Düğün

Her ne kadar Maldivlerde nikah ların hukuksal anlamda bir geçerliliği olmasada burada gerçekleştirilen rüya düğünleri hepimiz biliriz.

Anantara bu konuda da çok başarılı.Oteli gezerken şans eseri rastlayıp sonuna kadar dahil olduğum güzel mi güzel ufak bir nikah seromonisi oldu

 

Anantara ‘da Gastronomi Yolculuğu

Genel olarak Maldiv adalarında mutfak kültürü tahmin edeceğiniz gibi okyanus ve deniz mahsulleri ağırlıklı.

Uzakdoğu ,ülkeye en yakın komşu olan Sri Lanka ve Hint yemek kültüründe olduğu gibi baharatlar, soslar, Maldiv mutfağında sıkça görülüyor. Hindistan cevizlerinden yapılan her türlü yemek, tatlı ve içecekler sofralarda hayli fazla yer alıyor.

 

Dünya’nın en iyi otel zincirlerinden olan Anantara’nın Maldiv adalarında yer alan Naladhu Private Island, Anantara Dhigu ve Anantara Khivah ‘ta bulunan çok özel restoranlarında ise bu lezzetleri tadımlamak ise bambaşka bir deneyim tam anlamıyla bir yolculuk.

 

Bu ‘culinary experience journey’ size ince düşünülmüş lezzetleri yazılmış bir menü üzerinden sunmayı değil -once in a lifetime- yaşanabilecek bir deneyim sunmayı amaçlıyor.

 

Anantara ‘da kaldığım süre içinde sadece her gün odama tazelenerek bırakılan complimentary atıştırmalıklar bile ayrı bir yazı konusu olmayı hakederken ben olabildiğince özetleyerek unutalamaz dedirten bir kaç özel restoranı ve menüyü anlatmaya çalışacağım

 

SEA.

Anantara Kihavah

The World’s first underwater wine cellar and restaurant.

 

Dünya’nın ilk su altı ‘kiler’i ve Maldiv’de bir, dünyada ise sadece bir kaç tane olan sualtı restoranı ,Sea .

Sadece hayal edebileceğiniz bir yer iken görüp deneyimlemek kendi adıma müthiş bir duygu oldu.

Akvaryumun içinde yemek yiyor içkinizi yudumluyorsunuz hissi.

 

Çepeçevre bir cam ve okyanus manzarası . Safir renkli bir okyanus binlerce mercan balığı siz yemek yerken yanınızdan geçiyor .

 

Zaten etrafınızdan geçen birbirinden muhteşem deniz canlılarını seyretmekten birşey yiyemiyorsunuz. Ancak menü de tam parmaklarını yedirten cinsten.

 

Benim tercihim başlangıç olarak Grab Tian, ana yemek olarak Biftek oldu. Tatlıyı atlamadım ve önerilen Chocole Musee ‘yi denedim.

 

Hepsi mükemmeldi.

Degüstatörünüz (Vine Guru)eşliğinde dünyanın 25 farklı ülkesinden 450 özel şarabı tadımlamak ki içlerinde nadir bulunan vintage şişelerde sunulan içkilerinizi yudumlayabilirsiniz.Bu arada girişte Don Perignon ile karşılandığımı da belirtmek isterim.

 

 

FIRE

 

Anantara Kihavah

Japanese Restaurant

 

Suyun üstünde akrobatik yeteneklerle donatılmış usta şeflerin en etkileyici şovları eşliğinde mükemmel lezzetleri tadacağınız bir Japon Restoranı FIRE.

 

Başlangıç olarak imza yemekleri olan sushi ve taze sashimi ile yapabilirsiniz.

Sonrasında denizden henüz çıkmış olan bir istakoz veya Wagyu Steak tercih edebilirsiniz. Tatlınızı unutmayın.

 

SPICE

Anantara Kihavah

Asian Cuisine

Asya mutfağı denilince ilk akla gelen Tayland, Vietnam, Hindistan, Endonezyave Çin mutfaklarının özel reçeteleriyle , pişirme teknikleriyle hazırlanan menüsü ile eşine henüz ratlamadığım özel bir restoran SALT.

 

Elbette özel Himalaya tuzu, curry ve sosları, noodle ve pirinç eşliğinde hazırlanıp masanıza getiriliyor. Dünyada bu kadar fazla tuz çeşidimi var diye düşünmeden edemiyorsunuz. Maldivelere özel baharatlı tuzu mutlaka tatmanızı öneririm

 

Tüm bu lezzetler hazırlanırken siz su üzerinde muhteşem gün batımına karşı içkinizi yudumluyor ve açık mutfaktaki sanatsı ekip gücüne göz atıyorsunuz.

 

SKY

Anantara Kihavah

 

Gökyüzünü bu kadar iyi gözlemleyebileceğiniz yıldızların altında muhteşem bir gün batımı eşliğinde içkinizi yudumlayabileceğiniz harika bir lounge Bar SKY.

 

SEA FIRE SALT

Anantara Dhigu

Bölgenin en iyi restoranlarından. Manzara harika. Benim yemek yediğim akşam denizin ortasında bir çift evlilik teklifi için özel bir bölümde yemek yiyorlardı. Maldivlere evlenme teklifi yapmak üzere gidiyorsanız bu tür özel hizmetlerinde olduğunu bilmekte fayda var.

Maldivlere özgü balık çeşitleri ,istakoz ve karides menünün olmazsa olmazlarından.

Et genel olarak Avusturalya’dan ithal ediliyor ancak pişirme şekli çok iyi.

Alev Izgara,tandoori, tavada sote veya odun ateşinde fırında pişirme alternatifleri var.

Burada dikkat çekici olan tuz çeşitliliğinin çokluğu.

 

Hatta Salt Guru size hangi yemekle hangi tuzu kullanmanız gerektiğini anlatıyor.

 

Vejetaryen iseniz menüde sizin içinde çok farklı seçenekler var.

 

LIVING ROOM

Anantara Naladhu Private Island

 Fusion Cuisine

Bembeyaz kumların üstünde turkuaz denize bakarak kahvaltı yapabileceğiniz akşamda modern füzyon menüsüyle yeni nesil mutfak lezzetlerinin en iyisini bulabileceğiniz benim favori restoranlarımdan biri oldu Living Room.

 

Kahvaltı seven biri olarak ilk kez denediğim herşeye bayıldım. Hindistan cevizi suyu ve yine (coconut) Hindistan cevizinden yapılan reçel favorim oldu.

 

Akşam yemeğinde fine dining bir restoran olan Living Room ‘un Executive şefi Jarno Van den Broek tüm masaları dolaşıyor ve misafirlerle sohbet ediyor.

 

 

Akşamın sonunda doğum günü kutlamam gerçekleşiyor.Unutulmaz bir anı olarak Living Room 2019 yılı anılarımın baş köşesinde yerini alıyor.

 

 

Sadece 5 gün kalıp 2 farklı yerde konakladığım Anantara zincirinde dünya mutfaklarının en iyi örneklerinin en seçkin menülerinin yer aldığı menüleri tatma fırsatım oldu.

Lüks otel zinciri olmak ve beğenisi gusto’su yüksek misafire hizmet vermenin hiçte kolay olmadığını çok iyi bilen bir profesyonel olarak gastronomiye olan ilgimi de göz önüne alarak söylemek istiyorum ki bu kadar özel menünün hazırlanması sunumu ve bununla birlikte hizmet’ten sunuma ambianstan müziğe bu işin bu kadar mükemmel yapılıyor olabileceğine buada inandım. Her şey kusursuzdu. Umarım Istanbulu çok seven biri olarak bizde otellerimizde günün birinde bu kadar güzel ve farklı dünya mutfaklarını bulabileceğimiz mekanlara sahip oluruz.

 

 

 

 Anatara Hotels Resorts &Spas Hakkında

Life is a Journey’ sloganıyla Tayland, Kamboçya, Çin, Endonezya, Maldivler, Mozambik, Umman,Portekiz, Sri Lanka,Katar,Birleşik Arap Emirlikleri,Vietnam, Zambia olmak üzere Dünya’da 17 den fazla ülkede bulunan ve Conde Nast, Travel+ Leisure Forbes Travel gibi en seçkin seyahat mecralarının okuyucuları tarafından her yıl ‘dünya’nın en iyisi’ seçiliyor
Sanskritçe anlamı ‘without end’ – sonsuzluk olan Anantara Hotels, Resorts&Spa hemen hemen her yıl tüm uluslararası ödüllerde en iyi otel markası seçiliyor. 2019 yılında diğer uluslararası ödüllerin yanısıra, dünyanın en prestijli seyahat dergisi olan trendleri belirleyen Conde Nast Traveller Reader Choice tarafından 21 ödülü birden toparlayarak, en fazla ödül alan ve iyinin en iyisi seçilen bir otel, resort ve spa markası oldu.
Yine aynı şekilde 2019 yılı içinde US Travel +Leisure okuyucuları tarafından en fazla katogoride ödülleri toparladı ve dünyanın en iyi otel markası (very best hotel brands in the world) olmaya hak kazandı.

NY&Co, Anantara markasının Türkiye’de Worldwide Prefferred Partner firmasıdır. Anantara Hotels ile ilgili detaylı bilgi almak ve rezervasyon yaptırmak için http://www.nytmco.com ‘u ziyaret edebilir veya 02122363061 arayabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BARCELONA, BARCELONA

Fransa kıyılarından akşam saatlerinde hareket eden gemimizde, bir taraftan günün yorgunluğunu aperatiflerimizle atmaya çalışırken diğer taraftan yemek sonrası üzerimize çöken rehavetin etkisiyle geç olmadan odalarımıza çekilip dinlenmeyi ve yarına daha dinç uyanabilmeyi planlıyoruz ki, tam da o sırada kulağımıza gelen buğulu bir ses ve etkileyici müzik bizi adeta kendimize getiriyor.

Sahnedeki İspanyol şarkıcının söylediği birbirinden güzel flamenko şarkıları dinlemeye koyuluyor, tadı damağımızda kalan fransız kentlerinin etkisinden çıkıp, yarın sabah demir atacağımız İspanya topraklarının etkisine girdiğimizi farkediyoruz.

En son ‘Barcelona, Barcelona‘  filmini izlerken bu hisse kapılmıştım yani hemen Barselona’yı görme hissinden bahsediyorum. Filmin çarpıcı konusunun yanısıra izlerken aklınızın bir köşesinde bu kenti (eğer görmediyseniz) mutlaka görmek, eğer daha önce gördüyseniz tekrar gidip görme isteğiniz hasıl olur.

İşte bu buğulu ses ben de yine aynı etkiyi yaptı ve bu kez belki müzik veya film değil Barselona’nın ta kendisidir etkileyici olan diye düşünmeden edemedim.

Sabah gemimiz sireni ile İspanya’nın Madrid’ten sonra ikinci büyük şehri, 17 özerk bölgeden biri ve Katalonya’nın başkenti olan Barselona’yı selamlarken, ben daha önce bir kaç kez geldiğim bu güzel kenti, günü birlikte olsa bir kez daha göreceğim için kendimi mutlu ve şanslı hissettim.

Şimdilerde dünya’nın en güzel ve en yaşanılası kentleri arasında gösterilen Barselona nın kuruluşu hakkında tam bir bilgi yok sadece birkaç iddia var , O iddialardan biri, kenti Hannibal‘ın babası Cartagnalı General Hamilcar Barca nın kurduğu şeklinde. Aslında kentin adının Barca’dan geliyor olduğunu varsayarsak bu doğru olabilir gibi görünüyor, ne dersiniz?

Bugün ise Barselona demek, eşsiz eserleriyle kenti donatan mimar Gaudi, Picasso,Dali ve Mino, tadına bakmadan dönmek istemeyeceğiniz Paella,deniz ürünleri ağırlıklı ünlü gurme restoranları ile tapas barları ve yine buraya özgü Sangria şarabı demek. Kimileri için ise dünyanın sayılı kulüplerinden birine sahip olması nedeniyle futbol, istiklal caddesini anımsatan La Rambla ve ince kumlu plajları ile tatil kenti demek.

Herkese hitap edecek farklı bir güzelliği bulunan dolu dolu bu kenti kısacık zamanımız nedeniyle bu kez  hop on hop off otobüsleriyle dolaşmayı tercih ediyoruz..

Turistik gezi otobüsleri olan hop on hop off ‘larda Barselona’yı gezmek için 3 farklı rota var; Kırmızı, Yeşil ve Mavi rotalar. Biz, Barselona’nın en fazla görülmesi gereken turistik yerlerininde dahil olduğu ( Sagrada Famillia dan Barselona Futbol Stadyumuna kadar) 20 farklı noktaya giden Mavi otobüsleri -rotayı seçiyoruz.

İlk durağımız elbette Barselona’nın en önemli yapıtlarından biri .Şehrin her köşesine imzasını atan Gaudi’nin tamamlayamadığı eseri Sagrada Familia (Kutsal aile katedrali).

img_2562

Şöyle düşünün; Mısır’daki piramitler söylendiğine göre antik aletlerle yirmi yılda inşa edilmiş. Sagrada Familia ise tam 135 yıldır tamamlanamayan bir katedral! Yapımına 1882 yılında başlanan katedral ,Gaudi’nin karışık mimari projesinin çözümlenme zorluğu ve halktan gelen sembolik yardımlar nedeniyle bitirilemediği ve Gaudinin ölümünün 100. yılına denk gelen 2026 yılında tamamlanacağı söyleniyor. Katedral ile ilgili diğer ilginç bilgi ise,ünlü mimar bu devasa katedrali planlarken iki şeyden esinlenmiş bunlardan biri Rus Mimari tarzının kubbeleri diğeri ise Kapadokya’nın Peri bacaları imiş..

Otobüsümüzden iniyoruz, Sagrada Familia yine tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor ve yine önünde metrelerce uzanan ziyaretçi kuyruğu var. Bu kez o uzun kuyrukta bekleyecek zamanımız belki biraz da sabrımız yok. Zaten bir önce gördüğümüzden farklı birşey olmadığını düşünerek, bir diğer Gaudi şahaserini yani  Park Guell ‘i görmek için yola devam ediyoruz.

Gaudi’nin Barselona denilince akla ilk gelen isimlerden biri olması bu şehirdeki eserlerini gördüğünüzde hiç şaşırtıcı gelmiyor. Nitekim kendisinin  Sagrada Familia dışında ParkGuell, Mila (La Pedrera-yaşayan ev),Casa Baltlo isimli şahaser eserleri de şehrin her köşesine serpilmiş durumda ..

Park Guell

Burası tam bir masal dünyası gibi. Hansel&Gratel masalında anlatılan şekerleme evlere benzeyen binalar, yemyeşil bitkiler ve rengarenk mozaikler arasında masalsı bir görünüm sergiliyor Park Guell..

Her gelişimde seyretmeye doyamadığım Gaudi’nin renkli ve tuhaf dünyası Park Guell ‘in aslında ilk toplu konut örneklerinden biri olduğunu duyduğumda oldukça şaşırmıştım.

Evet yanlış duymadınız burası ilk olarak bahçe-şehir olarak tasarlanmış sonrasında şehir parkına dönüşmüş. İçinde 2 ev, meydan,3 viyadük ,sütunlu salon ,Gaudi’nin Sagrada Familia ‘ya geçene kadar kullandığı kendi evi bulunuyor.Giriş Gaudi’nin evi hariç ücretsiz.(Evi gezmek 6 Euro civarındaydı yanılmıyorsam)

img_2566

Giriş pavyonlarının arasında yer alan çifte merdivenin en önemli özelliği üzerindeki ejderha heykeli.Parktaki herşey gibi üzeri kırık seramiklerle kaplanmış olan ejderha aynı zamanda parkın simgesi.

img_2537

Hypostyle salonu ve viyadükler burada dikkat çeken diğer bölümler arasında yer alıyor. Meydana çıkıp Barselona’yı tepeden izlemek ayrı bir keyif hele birde canlı müzik olursa..

Casa Mila  ve Casa  Batllo

Yine Gaudi’nin başyapıtlarından biri olan Casa Mila, havalandırma işlevi gören heykellere sahip.Eğimli, kıvrımlı iç mimarisi ile bu yapıt canlı bir organizasmaya benzetildiği için halk arasında ‘yaşayan ev’ (La Pedrera) olarak anılıyor.

Casa Batllo ‘nun tepesindeki dört kollu haç Majorca ‘dan getirilmiş seramiklerle kaplı Gaudi’nin Mudejar’dan etkilenip şehrin merkezine o dönemin en zengin sanayicisi için yaptığı ‘Kemik ev’ veya ‘kocaağızlı ev’ gibi Barselonalıların farklı isimlerle adlandırdığı ilginç eserlerden.

img_2402

Las Rambla

Şehirdeki Gaudi eserlerini gezdikten sonra, hızlı adımlarla önce şehrin en önemli meydanı olan Katolanya’dan geçip şehrin ana caddesi, Las Ramblas’a geldik.

Las Ramblas( veya Las Ramblas) iskelede başlayıp ,şehrin merkezine kadar ulaşan en popüler caddelerden biri.Bu cadde 5 farklı Rambla’ nın (caddenin) birleşmesinden oluşuyor.Caddenin sonunda bulunan Kristof Kolomb Anıtına doğru yürürken canlı heykeller, çiçek ve turistik eşya satan dükkanlardan,restoranlardan geçiyorsunuz.Caddenin hareketliliği İstiklal caddesini hatırlatıyor.

img_2548

Cadde’nin renkliliği, canlılığı bir yana öncelikle güzeller güzeli yeğenime buradan istediği özel bir hediyeyi almak için cadde üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarından birine giriyoruz. Sahibi ve çalışanlar hintli .Ürünlere bakarken nereden geldiğimiz soruluyor, Türkiye’den dediğimizde önce futbol sonrasında İstanbul hakkında sorular soruluyor bize. Ancak ilginç olan şu ki çalışan ekibin hepsi gayet anlaşılır şekilde türkçe konuşuyor! Şaşkınlığımı gizleyemediğimi görünce gülümseyerek mağaza sahibinin bir türk kızı ile evli olduğunu öğreniyoruz.Türkiye’yi ve Türkleri çok seviyorlar ,İstanbul’a hayran kaldıklarını dinliyoruz. İstanbul’un Barselona’dan çok daha güzel olduğunu ama Barselona’da yaşamın çok daha rahat olduğunu ekliyorlar.. (Kesinlikle katılıyorum) kısıtlı zamanımıza rağmen güzel sohbetler ederek, tabiki pazarlık yaparak hediyeler alıp Barselona’nın orta yerinde Hintlilerle Türkçe İstanbul’u konuşup mağazadan ayrılıyoruz. Dünya gerçekten çok küçük ve çok enteresan.

Bu arada saate bakıyoruz günü çoktan yarılamışız ve gemiye dönmeden önce Barselona’da gezeceğimiz bir kaç yer daha var,acele etmeliyiz..

Kristof Kolomb Heykeli

Las Ramblas caddesi sonundaki Port Vell adlı limanı Kristof Kolomb’un kocaman heykeli süslüyor. Bu heykel aynı zamanda Barselona’nın sembollerinden biri. 1888 yılında Rafael Atche tarafından yapılan ve yaklaşık 6 metre uzunluğundaki bu heykeli tek bir karede yakından fotoğraflamak oldukça zor.

O dönemde Amerika’nın varlığı bilinmediğinden Çin’e ulaşmayı düşünen Kolomb, doğu yerine sürekli batıya giderek Çin’e ulaşmayı hayal eder.Bu nedenle çıktığı kara parçasının Marco Polo nun anılarında yer alan adalar olduğunu zanneder. Oysa farkına varmadan yeni bir kıta keşfetmiştir.

Heykel kimine göre Amerika’yı işaret etmektedir ancak rivayetlere göre asıl işaret edilen yön ise ‘kusursuz ve kuşkusuz Cezayir’dir.

Heykel amerika kıtasının keşfinin şerefine yapılmış ,ancak keşiften sonra Amerikan yerlilerinin katliamları artmış ve bugün bölgede pek çok kişi artık Amerikayı ve sömürgeciliği yücelten bu heykelin kaldırılmasını istiyor. Tarihi okuyunca aslında hiç te haksız da sayılmazlar

img_2458

Port Vell ( Eski Liman)

Port Vell Barselona tarihinde önemli bir yere sahip olan ve La Rambla’nın sonunda yer alan Kristof Kolomb anıtından, La Barceloneta’ya dek uzanan şehrin en eski limanı.

Limanın sağ tarafında Gümrük Binası ve diğer tarafta Liman başkanlığı binası göz dolduruyor. Limanın ‘yat kulüplerinin’ bulunduğu rıhtım üzerinde kalan en hareketli bölgesi  Mall d’Espanya’ya gitmek için La Rambla’nın sonundan dalgalı bir biçimde tasarlanmış ‘Rambla del Mar’ köprüsünü geçmek istiyoruz. O sırada gerçekleşen Yelken yarışları nedeniyle köprü açılıyor ve bu da bizim için unutulmaz bir deneyim oluyor.

img_2555

Ve Barselona Mutfağı..

Katalan Mutfağı dünya’nın en önde gelen mutfaklarından. Birbirinden ünlü restoranlar var ancak bizim zamanımız yok bu özel mutfağının lezzetlerini tatmak istiyoruz.

Las Ramblas ‘ta gezinirken acıktığımı farkediyoruz ve cadde üzerinde atmosferiyle ve menüsüyle gözümüze çarpan Restaurante Moka   da karar kılıyor ve içeri giriyoruz.

Fiyatları makul ve oldukça kaliteli hizmet veren bir restoran burası. Aslında Avrupa şehirlerinin en sevdiğim tarafı nerede olursanız olun, servis, hijyen, lezzet konusunda çoğu restoranların standardı İstanbul’da bulabileceklerimizden çok daha iyi.

Kendimize geleneksel Paella, Midye Tava ve İspanyol Omleti ile Sangria şarabından oluşan mükellef lezzetlerle dolu bir menü söylüyoruz.

Görünümü kadar lezzetleri de şahane olan menüyü tadarken özellikle Bir foodie olarak, ilerleyen günlerde sadece bu özel bölgenin lezzetlerini anlatacağım bir makale yazacağıma dair kendime söz veriyorum.

img_2464

Barselona bu kadar kısa zamanda gezilecek bir yer değil. Zaten bir turizm ve seyahat profesyoneli olarak özellikle belirtmek istediğim bir detay var; Barselona bugün dünya’nın önde gelen seyahat destinasyonlarından biri durumunda.

Öyleki 1 milyon küsur nüfusa sahip kent bugün 30 milyondan fazla turist ağırlıyor ve Barselona halkı bugün turistlerden bıkma noktasına gelmiş . Aslında şımarıklık gibi görünse de hiç haksız sayılmazlar çünkü bu sayı İstanbul’a gelen turistin 5 – 6 katı demek. Küçücük bir Barselona için bu sayı çok fazla.Istanbul ile kıyaslandığında kesinlikle daha fazla turisti hakediyoruz fakat buradan çıkartılması gereken dersler var ;Turizm ciddi bir büyürken planlanması gereken bir sektör . Aksi taktirde yerel halk, kültür ve doğa herşeyi ile harap olabiliyor.

Neyse Turizm öyle geniş bir konu ki, görüşlerimi farklı bir yazıya bırakmam en iyisi olacak .

Zaman ne kadar hızlı geçiyor artık gemiye dönmeliyiz. Dönüşte ahh be ‘Barcelona ‘ yine çok keyifliydin ! diye aklımdan geçiriyorum.

Avrupa’da deniz erişimine sahip bir kaç büyük şehirden biri,  gotik ve modern mimarinin harikalar kenti ve havalı atmosferiyle Barselona’nın daha gezilip görülecek pek çok yeri var.Ancak biz yine gemimize geri dönmek zorundayız. Akşam gemide Gala Gecesi var yarın ise İtalya’ya geçiyoruz .

Gün sonunda Barselona’da fazla kalamadığımız için hüzünlü ancak yarın İtalya Napoliye geçip yeni güzellikler keşfedeceğimiz için heyecanlıyız.

En iyisi yarınlara, yeni güzelliklere odaklanmak diyor ve hızlı adımlarla gemimize gidiyoruz.

Napoli’de görüşmek üzere..

img_2560

PAROS DİNGİNLİĞİ

‘O halde Paros‘ a gelmelisin’ dedi Eva. ‘Hem Türkiye kıyılarına yakın hem de Atina’ya..’

Paros ‘mu? diye düşündüm, yıllardır Girit’ten Kos’a Midilli ‘den Simi’ye kadar pek çok yunan adasına gitmiş olmama rağmen Paros’u pek iyi bilmiyordum.

Genel’de seyahatim öncesinde çoğu kişi gibi bende gideceğim ülke veya şehir hakkında araştırma yapmayı severim. Ancak oldukça yoğun iş takvimim ve bir de ufaktan baş gösteren soğukalgınlığı durumum nedeniyle Paros’u araştırmaya pek fırsatım olmadı. Yunan adalarının çoğunu daha önce gezen biri olarak ‘farklı değildir ‘ diye düşünüp  kısacık zamanda hazırlanıp yola çıktım.

Şanslıyım ,arkadaşım mükemmel bir program hazırlamıştı ;Paros’a Atina üzerinden Feribot’la gidip sonrasında uçak ile dönecektik. Böylece Atina -Paros arasındaki ulaşım alternatiflerinin her ikisinide yaşayacak bir de çok sevdiğimiz arkadaşımız  Maria ile de görüşebilecektik.

Paros adası için İstanbul – Atina -Istanbul uçuşlarımı Aegean Airlines ile gerçekleştirdim.

Atina’da çok sevdiğim dostlarım Maria ve Eva bana tüm bunları unutturacak kadar içten ve sıcacık karşıladılar.

Atina’da ki yemek sohbet muhabbetinden önce biraz yolculukla ilgili bilgi vereyim;

Istanbul Atina arası uçakla 1 saat 15 dakika kadar sürüyor.Sonrasında Atina limanınından Blue Star Ferry Lines Firmasının lüks ve konforlu feribotlarının hızlı olanları ile 3 saat standard olanları ile 5 saat kadar süren bir yolculukla Paros’a ulaşabiliyorsunuz. Feribot’ta lüks ve standard bölüm var ve bilet fiyatları 35 ila 60 Euro arasında.

Bu kısa bilgiden sonra Atina havaalanından Paros’a geçmeden önce Pire limanına yakın bir yerde buranın en eski ve en keyifli Tavernalarından birinde öğle yemeği yedik ki hem sohbet hem de yemek ayrı bir yazı konusu olabilecek kadar harikaydı.

Vee PAROS ‘a hareket ediyoruz.

Aynı gün Paros’a feriot ile geçiş yapıyoruz. Şansımıza hava nefis gayet güzel tek şanssızlık benim soğuk algınlığı ve halsizlik durumlarım ,fakat şu an ona aldırış etmeyecek kadar heyecanlıyım (!)

Feribot yolculuğumuz 4 saat kadar sürecek, Blue Ferry firmasının oldukça şık ve konforlu feribotuna geçiyoruz. Feribot’ta bize Paros ‘ta evi olan Dimitri katılıyor oldukça keyifli bir sohbetle biraz iş biraz Türkiye Yunan dostluğu derken dört saatin asıl geçtiğini anlamadan Paros’a varıyoruz.

Eğer feribot yolculuğunu Gün batımına yakın bir saatte yapacak olursanız doğanın sunduğu manzara harika ..

İçinde Paros adasının da bulunduğu Kiklad Adalar grubu yunanistanın güney ege bölümünde yer alıyor .Kiklad” ismiyle, kutsal ada Delos çevresinde bir daire (yunanca “kiklos”) meydana getiren adalar ifade ediliyor. Yunan mitolojisinde, Kikladlar’ın, kendisini kızdıran Kiklad perilerini adalara dönüştüren Poseidon tarafından yaratıldığından bahsediliyor.
Kiklad adalarının çoğu dünyada oldukça popüler adalar (Santorini, Mikonos, Delos, Paros, Antiparos, Naxos, İos, Siros, Tinos, Milos, Kea, Amorgos, Sifnos, Serifos, Andros, Kithnos, Kimolos, Anafi, Folegandros, Sikinos İraklia, Schinoussa, Donoussa ve Koufonissia).

Türklerin henüz bilmediği ama dünyanın çoktan keşefettiği ada PAROS..

Kiklad Adalarının yükselen yıldızı Paros’ta ise tam bir ege atmosferi hakim, ne yana baksanız bir sükunet, bir huzur, bir dinginlik var. Zaman sanki yavaş, hem de çok yavaş akıyor burada .

‘Paria Lithos’, Paros’un dünyaca ünlü mermeri.Hem sert hem esnek, Parian mermeri eşsiz şeffaflığı ve saflığı sayesinde eşsiz bir tür. Paros’un adı antik çağlardaki zenginliği adadan çıkarılan bu saf beyaz mermerden geliyor. Bugün dünya müzelerindeki en güzel antik heykellerin bir çoğunun olduğu gibi, Medici Venus, Nike of Samothrace, Hermes ve bebek Dionysus heykelleri, Parthenon’un çatısı Paros mermeriyle yapılmış. Napolyon’un mezarı da Paros mermerinden yapıldığı biliniyor. Yazımın ilerleyen bölümlerinde bahsedeceğim Paros’un harika evlerinde bu beyaz mermer taş vazgeçilmez bir dekorasyon malzemesi olarak kullanılıyor.

Ünlü eğlence adası Mykonos ‘un tam karşısında olan Paros eğlenceden daha çok huzur bulmak doğayla masmavi denizle ve mükemmel bir ege mutfağıyla mutlu olabileceğiniz mükemmel bir yer. Türk jet sosyetesi Mykonos’ta eğlene dursun, Dünya jet sosyetesi tercihini çoktan PAROS adasından yana kullanmaya başlamış bile.

Madonna ve Tom Hanks tatillerini sürekli burada geçiren ünlülerden sadece ikisi. Hatta adada evleri bulunuyor.

Ada’nın lezzetli mutfak kültüründen daha sonra ayrıca bahsedeceğim ama öncesinde burada kalmış olduğum zaman içinde karış karış dolaştığım Paros ‘un gezilecek yerlerini kısaca anlatayım

Parikia Kasabası ( Eski Kasaba )

Paros’un merkezi olan Parikia, daracık sokakları, iki  katlı,  bitişik nizam, pastel tonlardaki kapılara ve pencere pervazlarına sahip beyaz badanalı evleri,  evlerin arasına sıkışmış  çivit mavisi kubbeli küçüçük kiliseleri ile kiklad mimarisinin bütün özelliklerini taşıyan bir sahil kasabası. Eski şehirde az sayıda  bar ve restoranın yaninda daha çok hediyelik eşya ve el işi ürünler satan mağazalar ve  butikler mevcut.

Eski şehir düz ayak başlayıp daha sonra hafifçe yükseliyor. Tepe noktasında ise denize bakan, küçük, mavi kubbeli  çok güzel bir kilise var. Bu kilisenin önündeki açıklıkta, tıpkı Santorini’deki gibi insanlar güneşi  batırmak için toplanıyorlar. Bu kiliseye çıkan yol boyunca,   denize nazır  sıralanmış bir kaç  cafe-bar var. Özellikle gün batımında bir şeyler içip muhabbet etmek isteyenler için son derece uygun.

Yunanistan’ın en eski kiliselerinden Panagia Ekatontapiliani, diğer adıyla 100 Kapılı kilise, Bizans döneminden kalma önemli bir kutsal yer. İstanbul’daki Ayasofya ile benzer mimariye sahip kilisenin yapılış tarihi MS 326’ya uzanıyor. Hıristiyanlar için önemli bir hac yeri olan kilise, Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi tarafından yaptırılmış.Limandan yürüyerek birkaç dakika uzaklıkta, tepede ise tarihi Parikia’nın kalbi olan Kastro (Kale) yer alıyor. 13. Yüzyıldan kalma, orta çağ kalesi kalıntılarının olduğu kale bu bölgenin en yüksek yeri. Ada manzarasının keyfini çıkarmak için ideal.

Eski şehrin bitip meydanın başladığı kısımda  ve feribot iskelesini sağınıza alıp yürüdüğünüzde rıhtım boyunca birçok bar, cafe ve fasfood tarzı yemek yerleri var. Feribot iskelesini solunuza alıp yürüdüğünüzde ise  Parikia’nın dışına  doğru yol boyunca sıralanmış restoranlar, küçük oteller ve pansiyonlar var.  Geleneksel Yunan tavernalarından İtalyan restoranlarına kadar her zevke ve keseye hitap eden birçok yer bu yol üstünde.

Noussa

Bir zamanlar kendi halinde geleneksel  bir balıkçı köyü olan Noussa şu anda sadece Paros’un değil Yunanistan’ın da en popüler  yerlerinden biri.  Merkeze 16 km uzaklıkta olan Noussa, “U” şeklinde,   balıkçı kayıkları ile dolu, bir rıhtım ve bu rıhtımın arkasına doğru devam eden 3-4 sokaktan oluşan kartpostal  gibi küçüçük bir köy(müş). Turizmin gelişmesiyle birlikte, günümüzde arkasındaki  tepelere doğru  büyümüş durumda.

“U“şeklindeki rıhtımın iki kolu ve alt kısmındaki küçük meydanlar,  restoranlar ve barların attığı masalar ile dopdolu . Sol koldaki  meydana, sahil tarafından  inen sokakta ise sıra sıra dizilmiş cafeler ve restoranlar var. Daha arkalar ise clubların ve barların hakimiyeti altında.

Alyki

Alyki kasabası sonradan kurulduğu için tipik kiklad mimarisinin izlerini taşımıyor. Küçük bir koyun sol tarafına  kurulmuş olan Alyki, 2-3 katlı  yazlık evler ve pansiyonlardan oluşan bir  köy. Sahil hattı boyunca  tavernalar  ve restoranlar var. Bizim en çok gözümüze çarpanlar küçük rıhtımın üzerindeki tavernalar oldu.  Aynı zamanda burada denize de girilebilir. Güneydeki diğer plajlar kadar etkileyici olmasa da kumluk ve tertemiz bir denizi var.

Lefkes

Lefkes ,bu kısa Paros seyahatimde görebilme fırsatım olmadı ancak hemen hemen herkesin mutlaka görmem gerektiğini söylediği Paros’un en güzel yerlerinden biri olduğunu belirtmeliyim .Sizin fırsatınız olursa mutlaka gidin,görün hatta bana da yorumlarınızı yazın..:)

Paros’un plajları da oldukça popüler. Antiparos’ta – Paros’a komşu olan Küçük Paros Adası – plajlar ve Café’ler Paros’tan daha güzel ve daha rahattır. Paros Yunanistan’ın ‘sörf’ merkezi.

PAROS’UN GÜZEL EVLERİ ,MARİFETLİ EV SAHİPLERİ

Paros’a gelmeden önce , bizim ege kasabalarında olduğu gibi onlarca otel göreceğimi düşünmüştüm ancak adaya ayak basar asmaz ilk dikkatimi çeken Kiklad mimarisi ile inşa edilen renkli ahşap kapılı beyaz badanalı küp şeklinde çatısız ve son derece sevimli evler oldu. Ada halkı ve devlet çevreye o kadar duyarlı ki değil sürekli otel inşaa etmek çivi bile çakılamıyor.Paros’a özgü beyaz evlerin dışında bina dahi yapılamıyor. O nedenle burada otellerin aksine gözüme hemen çarpan şık ,konforlu evlerin sezonluk veya yıl boyunca uygun fiyatlara kiralanabilmesi ve bunun oldukça iyi bir sektör haline gelmesi oldu.

Ada’nın her yanında Atina ‘da oturan veya adada birkaç evi bulunan varlıklı yunanlı ev sahiplerinin mükemmel evlerini kiralayabilme şansınız var.

Paros’ta ev kiralamanın kuşkusuz en büyük iki avantajı güzel konforlu şık evlerinde ister ailenizle ister arkadaş grubunuzla keyifli konaklama yapabilmeniz isterseniz de ayrıca ev kira ağlayacağımız kişilerin ada yerlisi olduğu için pek çok konuda kendinize bir dost edinebilirsiniz

Evlerin fiyatları belirtmiş olduğum gibi oldukça uygun kişi sayısına göre uygun büyüklükte bulabiliyorsunuz ve kişi başı 100 € dan başlayan fiyatlarla güzel konforlu evlere dilediğiniz kadar sahip olabiliyorsunuz arkadaşım kişi sayısına göre evin bütçesini paylaşarak daha uygun fiyatlarla dilediğiniz kadar konaklamış alabiliyorsunuz

Ada’dan ev kiralamak ve halen oldukça cazip fiyatlarla ev satın almak isterseniz yazının sonunda belirteceğim iletişim numarasını kaydedin derim.

PAROS LEZZETİ

FOODIE‘ ler için Kikladik Gastronominin en iyi temsilcisi PAROS MUTFAĞI

Farklı bir ülkeye yaptığınız seyahatinizin nedeni her ne olursa olsun ,sizde bir Foodie* iseniz gittiğiniz her farklı mekanda menü ve lezzetlerin peşinde olur tüm mutfak ekibiyle tanışıp konuşmadan seyahatinizi tamamlamazsınız.

Greek (Yunan) mutfağının Anadolu-Ege mutfağı ile benzerliği birbirinden farklı şehir ve adalarında tattığım lezzetleri ile oldukça yakın olduğum mutfak olmasına rağmen Paros’ta geleneksel kikladik gastronominin mükemmel temsilcisi olduğunu gözlemledim,
Kikladik Gastronomi Paros’ta kendini en meyveler ve sebzelerle ve tabii ki yıllar boyunca değişmeden kalan tariflerle pişirilen yerel deniz ürünleri ile gösteriyor. Bu adadan, en iyi Yunan aşçılarından bazılarının küresel mutfak festivallerinde büyük ödüller kazandığını ve büyük ödüller kazandığını tesadüf değil.

Paros’ta sizi bekleyen lezzetlere gelecek olursak;
*Taze, otantik, organik yemekler ..mesela Revithada, otantik bir kil tencerede yavaş pişmiş nohut.
*Ahtapot, taze yakalanmış,güneşte kurutulmuş ve mükemmel ızgara edilmiş olarak
*Gouna, güneşte kurutulmuş uskumru
*Tuna yerel ada otlar ile füme edilmiş olarak
*Horta, antioksidanlar bakımından zengin beslenme doğal ve taze yeşillikler
*Asma yaprakları sarılı sardalya,
*Takos veya paximadi rusk zeytinyağı ile nemlendirilmiş ve püre domates, kekik, zeytin, kapari ve ekşi krema keçi peyniri (xinomizithra) ile tepesinde
*Toulomotiri, keçi derisinde olgunlaşan piquant sert keçi peyniri
*Kalamaroudi, kalamar (kalamar) ile pirinç, Alyki balıkçı köyüne özgü bir yemek
*Kikladlardaki en büyük arı popülasyonundan gelen doğal kekik balı
*Mezeler, şarap, uzo veya souma eşlik eden spesiyalitelerin küçük porsiyonları, Parian moonshine ruhu, üzüm tortusundan damıtılır (uzo gibi ama ani olmadan)
*Parian PDO sertifikalı şaraplar, hem kırmızı hem de beyaz üzümlerden üretilen tek şarap
*Lefkes dağ köyünde üretilen özel yarı tatlı şarap
*Tarama -parmaklarınızı yiyeceğiniz garanti
*Ev de yapılan birbirinden lezzetli likörler..

PEKİ YA MEKANLAR?

Bu kadar özel lezzetin bir arada olduğu Paros adasının her köşesinde birbirinden lezzetli ve ünlü mekanlar var fakat ben daha şanslıyım çünkü beni davet eden sevgili arkadaşım Eva ‘nın önerisiyle adalıların en sevdiği mekanları deneyimledim ve şimdi size kesinlik tavsiye ettiğim mekanları belirtmek isterim;

* Mediterraneo
Mediterraneo, Naoussa’nın şık limanında bir balık meze restoranı.Zaten oldukça tanınıyor. Ada halkı kadar buraya gelen herkesin bildiği uğramadan geçmeyeceği kadar özel bir mekan.Olabildiğine doğal,bir o kadar da eşsiz lezzetlerin olduğu bir menüye sahip.
Menüsü, Ege ve Greek balık mutfağının akıllı bir karışımı ve yerel malzemeleri sanatsal kullanıyorlar.Tazelik, burada her şeyin üzerinde . Mediterraneo Paros’ta kaliteli deniz mahsulleri meze, taze balık, renkli ve gevrek salatalar için kesinlikle öneriyorum.
Naoussa limanının sakin tarafında yer alan tesis, yat limanındaki yatların muhteşem manzarası eşliğinde bu lezzetleri tadabileceğiniz özel bir yer.

Mediterraneo denildiğinde yanlızca lezzetleri değil tanımaktan müthiş memnuniyet duyacağınız sohbet etmeye doyamayacağınız bir ekibi ve müthiş bir aşçısı var .Sevgili George – yani *Yorgo* mutlaka tanımalısınız.George ayı zamanda Atatürk hakkında kitap okumuş ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ sözünün anlamına hayran kalmış gerçek bir türk dostu.

Size bir diğer süprizimde bu muhteşem ekip ile birlikte önmüzdeki Ekim ayı itibariyle bu eşssiz menüleri hazırlayıp deneyimleyeceğiniz bir ‘Gastronomi Programı’ hazırlayacağız..

Program detayları ve katılım için http://www.nytmco.com ve travelgoddessny instagram sayfasını takip edebilirisiniz

*Matzourana

Matzaura’yı öncelikle ,Paros’ta şık ve konforlu evinde kaldığım ve Paros’un önde gelen ailelerinden biri olan canayakınlığı, doğallığı sıcacık gülüşü ve dostluğu ile çok sevdiğim canım arkadaşım Georgia kız kardeşi Anna’nın ve eşinin işlettiği bir mekan olarak tanıdım

Ama ne mekan!
Gerçi bu kadar kısa ve öz ama bir o kadar farklı özel lezzetlerin yer aldığı menüsüne bakınca bu mekanın biraz farklı olduğunu hissetmiştim. Sezon öncesi akşam üstü bir saatte gitmeme rağmen sıcacık bir karşılama ve mekan sahibinin bize özel hazırladığı frambuazlı cheese cake i tattığım Matzauma gerek trip advisor daki yorumlar gerekse michelin guide’da yer alıyor olan bu mekan meğerse Paros’un en iyi mekanlarının başında geliyormuş.Lezzetler harika farklı ve çok lezzetli

Hele manzarası!
Naousa ‘ya tepeden bakan ve dünyanın en güzel gün batımlarından birini yaşatan bu mekana mutlaka gün batımı saatlerinde gidin ,unutamyacağınız lezzetleri muhteşem bir gün atımı eşliğinde tadın ve tabiki mutlaka rezervasyon yaptırın ..

Kısacası Matzourana’yı görmeden dönmeyin!

*Tsachpinis Ristorante

Nousa limanınında deniz ürünleriyle güzel ve keyifli bir akşam yemeği yiyebileceğiniz keyifli bir mekan Tsachpinis.

Ada’nın her zaman en keyifli en kalabalık en eğlenceli noktası burası. Kalamar,Ahtapot Izgarası bol yeşillik salatası, lezzetli deniz ürünlerinin yanısıra makarnası da çok lezzetli.Ancak sadece mutfağından çıkan bu lezzetler değil buradaki çekiciliğin nedeni herkesle ilgilenen sahibi ve elinizi kolunuzu sallamanıza gerek kalmadan kafanızı çevirdiğinizde sizinle ilgilenmeye hazır bir servis ekibi.

Sezon başı olmasına rağmen kalabalık olan ama serviste güler yüzde hiç eksiği olmayan enerjisi bol bu mekana mutlaka ama uğrayın mutlaka..

*Daphne Restaurant Bar

Paros’un çok sevdiğimiz sokaklarında yürürken şık bir dekorasyon mağazası sahibi ailenin açtığı çok özel bir mekana rastladık ; Daphne

Sanırım Paros u anlatırken ne kadar şanslı olduğumu da belirtmem gerekir. keza bu mekanın ilk açılış gecesi oradaydık ve sonrasında burada akşam yemeğimizi yemeye karar verdik.
İyi ki vermişiz!
Restoranın adı ailenin küçük yaşlardan beri sektörün içinde olan ve şimdide Turizm okuyan güzeller güzeli kızlarının adı.

Bu tarihi olduğu kadar özel bir zevkle dekore edilmiş , özel menüsündeki lezzetler kadar servisi ile göz dolduruyor mekan.Yemek sonunda ev sahibesinin kendi elleriyle hazırladığı çikolatalı pastanın tadını burada anlatmaya kelimeler yetmiyor maalesef.

Kendinizi hareketli ana caddenin yanıbaşında mis gibi bir bahçede kahkalar ve sohbetlerin eşliğinde lezzetleri tatmaya bırakacağınız Daphne benim favorilerm arasında..

Christiana Restaurant

Naousa ‘dan biraz uzaklaşıp Ampelas ‘a geldiğiniz de sanırım adanın en güzel lokasyonlarından birine de gelmiş oluyorsunuz.Muhteşem bir veranda deniz ve masmavi bir gökyüzü..
Naxos adasına olan manzarası ile Christiana Restorant öğlen yemek için harika bir yer.

Buradaki yemeğimizi adanın en ünlü şeflerinden olan ve uzun yıllar Londra’da kaldıktan sonra Paros’a dönen ve burada danışmanlık yapan Ioannıs Tzoumakas ile birlikte yiyoruz.

Şef Ioannis in Paros mutfağı ve adanın lezzetleri hakkında sevgili dostum Eva ile yaptığı müthiş söyleşiyi izlemenizi özellikle tavsiye ediyorum

Youtube linki ..Paros Mutfağı üzerine keyifli bir sohbet Nermin Yurtoğlu YouTube

Chamilothoris

Burası 1967 yılından bu yana hizmet veren ve Paros’un ilk pastahanes .Müthiş bir yer ( kendilerini hamur işi fabrikası olarak tanımlıyorlar) ki çok haklılar müthiş bir yer

Burada yerel lezzetlerin yanısıra ev yapımı dondurma ,helva,baklava çeşitlerini bulabiliyorsunuz.

Burası için söyleyebileceğim diğer bir detay ise inanılmaz şık paketlemesi.

Paros’a giderseniz mutlaka pastalarını ,baklavasını deneyin kahvesini için..

PAROS DOSTLUĞU

Paros ile ilgili söylenecek şeyler sadece muhteşem doğa , lezzetli yemekler ,şık butikler ve yıl boyunca kiralanabilecek birbirinden şık ve konforlu evleri değil elbette..Paros’ta benim için unutulmaz olan en önemli detay insanların dostluğu ve canayakınlığı.

Hepimizin yaşadığı birşeydir 2 devlet arasında sürekli baş gösteren sorunlara rağmen bizler gibi ada halkı da bu konudan şikayetçi Türkleri çok seviyorlar ve bir adalı dostumun söylediği bir söz bence herşeyi özetliyor, Kötü devlet yoktur kötü yürekli insan vardır ve bu din,devlet, millet tanımaz.

Paros’un dostane ,sıcacık, yürekten gülümseyen insanları ile tanışmak muhabbet etmek için bile bu adaya tekrar gidebilirim

Paros seyahatimde hep yanımda olan can dostum Eva ve Paros ta tanıştığım onlarca güzel insanı anlatmak bu satırlara sığmaz.

Kısaca Paros’ta yapmak, görmek, dokunmak ve tatmak için yapılacak çok şey sohbet edilecek çok dost var

Böylesine güzel bir seyahat ve unutulmaz hatıralar için yapmanız gereken sadece Paros’u keşfetmek!

PAROS ile ilgili olarak çekmiş olduğum videolar olmadan bu yazının keyfi olmaz. Videoları Youtube kanalımdan izleyebilirsiniz
YouTube Nermin Yurtoğlu

PAROS’ta ev kiralamak,satın almak için ve de Eylül-Kasım Dönemi gerçekleşecek Gastronomi Mutfak derslerine ve Paros Gezi programına dahil olmak için yetkili firme

NY&Co 02122363061 http://www.nytmco.com ,info@nytmco.com takip edebilirsiniz.

PARİS ‘İN TADINA BAKTIK..

Bu kış tatil için niyetim şirin bir kayak kasabasına gidip karların arasında bir süre kaybolmaktı hiç te öyle’ bir avrupa şehri gezeyim geleyim ‘ havasında değildim ancak yüce plan çoktan yapılmaya başlanmıştı ve sanırım ben bunları düşünürken , gülümsenerek izleniyordum  (woman plans, god laughs!)

Aslında işaretlerini ‘de almıştım bu seyahatin  ; Bir süre önce Sartre ‘la ilgili kitaplar okumaya başlamam, Edith Piaf ın unutulmaz sesinden fransız şarkıları duymaya alışkın olsam da son zamanlarda Dalida ‘nın şarkıları sürekli karşıma çıkması, sanata olan ilgim tavan yapması, e tabi bir de seyahati başından sonuna organize ederek ‘neden olmasın’ dedirten arkadaşlarım da olunca plan tamamlandı ve  PARİS‘e ikinci kez gitmek benim için farz oldu.

BONJOUR PARİS!

Paris, bugün dünyanın en fazla turist çeken şehirlerinin en başında geliyor ve bu şehri gezerken bu iddalı gibi görünen betimlemenin bu şehir için  hiç de haksız olmadığını görüyorsunuz.

Paris bir insana isteyebileceği edeceği herşeyi aynı anda sunabiliyor .Diğer şehirlerin aksine tek bir özelliği yok Paris ‘in binbir yönü var. En büyüleyici tarafı ise siz ne istiyorsanız Paris tam da  ‘ o ‘ olabiliyor. Kimine göre Sanat , Tarih ,Mimari ve Moda’nın kimine göre Aşk, Tutku, Romantizm ve Özgürlük’ün ,Bilim, Eğitim ve tabiki kimine göre  de Gastronomi‘nin başkenti oluyor. Ama herşeyden önce tüm bunları tartışmasız kültürleriye birlikte var edebiliyor yaşatıyor.

Paris ile ilgili bu tanımlamaların her birinden ayrı ayrı birer yazı çıkar fakat ben bu kez özel ilgi alanımda olan eğitimini alıp bizzat uzun senelerdir çalıştığım yemek ve mutfak konusundan başlayacağım

Gezerken içinde kaybolmak isteyeceğiniz kadar güzel olan Paris sokaklarında fransızların yemeğe son derece önem vermesinden dolayı ülkede gelişmiş bir yeme içme kültürü mevcut. Şehir sahip olduğu 10.000 ’in üzerinde restoran ve brasseriee ve cafe ile çok çeşitli seçenekler sunuyor.(**İşte tam da bu noktada yemekler kadar yemeği sunan yerlerin de tanınması gerektiğini düşünüp bu terimleri yazının el alt bölümünde biraz daha açmaya çalıştım)

Paris’ te genel olarak Brasserie ve Restoranlar çoğunlukta .Ama ilk gözünüze çarpan gerçek anlamda estetik ,tasarım ,sanat ve disiplin içeren mimari düzen. Öyle ki bu mekanlarda kullanılan renkler ,tabelasından ,masasına kadar kullanılan malzemeler hem geçmişin izlerini hem de ciddi bir planlamayı içeriyor. Bu şehirde herşey estetik olması ve beş duyuya hitap etmek üzere için planlanmış ve uygulanması için ciddi yaptırımlar konulmuş.

Cadde üzerinde , mahalle aralarında yer alan mekanların tamamında özellikle ahşap kullanımına önem verilmiş , masaların boyutları oldukça küçük sandalyeler hep aynı tasarım çok şık değil ama oldukça rahat ve genel olarak bütünsellik sağlıyor asla plastik kullanılmıyor ,mekanlara girişte Paris’in soğuk havasını bir nebze olsun engellemek amacıyla kalın kadife perdeler kullanılıyor, sandalyelerin mekan dışında caddeye bakar şekilde yerleştirdiğinden özellikle bahsetmek isterim. Mekanların içi ise ayrı güzel , zevk estetik , eskiye saygı herşeyi gözlemleyebilirsiniz

Garsonlara servis personeline gelince her ne kadar dünyanın en ukala ve soğuk insanlarının Fransızlar ve fransız garsonları olduğu söylense de siz inanmayın biz bu gezimizde çoğunlukla güzler yüzle ve saygı ile karşılandık güleryüz gördük belki şanslıydık ama çok memnun kaldık.Bu arada Paris ‘teki tüm garsonlar oldukça yakışıklılar belli ki özenerek seçiliyorlar ki bu servis sektörü için önemli diğer bir detay .

Servis personeli her daim temiz ,şık kıyafetleri yaptıkları işi en üst kaliteye çıkartacak şekilde şık ve düzgün.

Yemeklerin lezzetinin yanısıra en önemli unsur kesinlikle ‘sunum’

Yemek servisi ve tabakların ,bardakların sunulacak yemeğe ve içeceğe ,tatlıya, renk seçiminden kalitesine fransız klasik mutfak kültürünü yansıtmasına kadar uyumu dikkat çekici.

Paris’te saygılı ,kibar ve nazik olmak oldukça önemli,hitap şekliniz çok önemli

Örneğin bir restorana girdiğiniz zaman ‘Bonjour! demeniz ve sizi uygun olan masaya alana kadar beklemeniz bekleniyor

Servisin yapılmasını izleren bu işin bir sanat olduğunu hatırlıyorsunuz. (İstanbul’da asla göremiyoruz) Servis yapılırken çektiğim 10 un üzerinde video var bunları restoranlarla paylaşmayı düşünüyorum ,gerçekten!

YEME TARZI ,ÖĞÜNLER;

Le petit déjeuner: Kahvaltı Genellikle croissant denilen ay şeklindeki açmalar,  üzerine tereyağ sürülmüş baguette (Fransız ekmeği) gibi yiyeceklerden oluşuyor. Café tipi dükkânlar sabahın erken saatlerinde saat 06:00 da kapılarını açarak kahvaltı servisi yapıyorlar.Mekanların diğer bir özelliği ise gece 01:00 ‘e kadar açık olmaları.

Kahvaltı kültürü sadece Türkler’e kıyasla değil, genel olarak zayıf olan bir şehir Paris. Tipik bir Fransız kahvaltısı kruvasan, kahve, pancake  ve belki bir bardak meyve suyundan oluşuyor.Biz kahvaltımızı başta kaldığımız otelde yaparız diye düşünmüştük bir-iki kez yaptık  (ki oradaki mecaramızda ayrı yakında bir youtube videosu ile kanalımda paylaşacağım )  sonrasında Yumurtasız ,peynirsiz kahvaltı olmaz diyerek birkaç gün sonra otel dışında sevdiğimiz mekanların kahvaltısını deneyimledik.

Benim gibi kahvaltıda şekerli hamur işi seviyor olsanız bile siz siz olun Fransız kahvaltısını Türk mutfağı ile hiç kıyaslamayın ,bir kere çok daha sağlıksız. Geleneksel Fransız kahvaltısında da çoğunlukla sütlü kahve içecek olarak tercih ediliyor. Café au lait (sütlü kahve) veya chocolat (sıcak çikolata) sabahları en çok tercih edilen içecekleri. Çok ender olarak da çay içiyorlar. Özellikle “tartine “ denilen reçelli ekmek dilimi ve çeşitli marmelatlar tereyağlı baget ekmek dilimi üzerine sürülerek yeniliyor. French baget ekmek dilimini tost yapmak ayrı bir zevktir. Tahıllı ekmek dilimleri üstüne tereyağ ve reçel sürülür.Brioche denilen yumuşak hamurdan yapılmış çörek yine tereyağ ve reçel eşliğinde yenir.
Ayrıca croissant çeşitleri özellikle sabahları olmazsa olmazlardan. Osmanlı imparatorluğunun Viyana kapılarına dayandığında ortaya çıkan (hilal şeklinde çörek olarak adlandırılan) croissant  -kruvasan dışında , brioche au sucre ve brioche dorée de yine zevkle yenen çöreklerden.

Dünya mutfaklarında her zaman ön sırayı alan Fransız mutfağına baktığımızda Fransız kültüründe gün boyu belli sıklıkla yenilen, ancak aşırıya kaçılmayan bir gastronomik yapı göze çarpıyor. Bu da Fransızların fiziksel görünümlerinin genelde kilolu olmayan, zarif yapılılığını sağlar.

Crepe mon amour!

Atıştırmalıklar tüm metropollerde olduğu gibi Paris günlük hayatının da önemli parçası. Çok zamanınız yoksa ve kenti hızlıca gezmek istiyorsanız sizin için de tam bir kurtarıcı.Her sokakta sıkça rastlanan krep dükkanları da atıştırmalıklar açısından zengin seçenekler sunuyor. Tatlı veya tuzlu binbir çeşit aromayla farklı kreplerin tadına bakmalısınız mutlaka.

Lezzet ve sağlığın fazlaca bir arada olamayacağına inanan pek çok kişi gibi, KREP dediğimde çoğunuzun ‘Krep yemeyiçok seviyoruz ama sağlıklı değil ,hem de kilo aldırıyor bu nedenle yiyemiyoruz’ diye söylendiğinizi duyuyar gibiyim

Bu nedenle benim gibi hem Krep hem de sağlık düşkünü olanlara müthiş bir blog önereceğim ;
Krephttps://www.jenreviews.com/crepe-recipe/

Burada bir de hem sağlıklı hem lezzetli ve de evde uygulayabileceğiniz bir krep tarifi var ;
Hindistan Cevizli Krem Soslu Reçete ile Su Ispanaklı

Bu tarifle dünyanın neresinde olursanız olsun Paris havasını ve Fransız krep lezzetini ‘parizien’ edasıyla tadacaksınız.
Mutlaka deneyin ve bu blog sayfasını da takibe alın !

Le dîner: Akşam Yemekleri ,genellikle 3 bölümden oluşuyor: hors d’oeuvre (ordövr) veya entrée plat principal (ana yemek), ve peynir veya tatlı, bazen birlikte salata servisi de yapılıyor. Akşam yemekleri genellikle ekmek, şarap ve maden suyuyla birlikte tüketiliyor.

İşin ilginç olan tarafı akşam yemeği de daha az önem verilen bir konu. Dolayısıyla öğle yemeği kentin yerlileri arasında günün en önemli öğünü. Oysa biz genellikle öğle yemeğini hızlıca geçiştirmeyi seven bir milletizdir

Kentte yoğun bir Türk, Kuzey Afrikalı ve Çinli nüfusu mevcut. Aslında her milletten göçmen var ancak bu ırklar en yoğun olanları. Dolayısıyla bu ülkelerin mutfakları da Paris yeme içme kültürünün bir parçası olmuş durumda.Restoranda oturarak, keyifle bir yemek yemeyi tercih ediyorsanız size önerim “menü” seçmek. Paris’te sabit menüler aperatif, ana yemek ve tatlıdan oluşan üçlü seçenekler ve maliyetleri de bunları tek tek satın almaktan çok daha düşük.

Restoranlarda ücretsiz ikramlar da çoğunlukla mevcut. Çok ucuz cafe ve restoranlar dışında hemen her yerde ekmek, tereyağı gibi yiyecekler ücretsiz servis ediliyor

Her türlü sosyo ekonomik sınıftan Paris’lilerin hayatında yemek ve şarap çok önemli bir yer kaplıyor.Brasserie lerde Restoranlarda kısaca  fast food türü atıştırmalıklar alabileceğiniz yerler dışında hemen her restoranda ülkenin zengin şarap çeşitlerinden bulabiliyorsunuz.

Paris’te Hallal Yemek ve Türk Restoranları

Paris yemek rehberinin  Türkler için en önemli kısmı da helal yemek seçenekleri ve restoranları. Paris helal yemek bulma konusunda hiç bir sorun yaşamayacağınız bir şehir. Türk veya Orta Doğu restoranları dışında vejetaryen yemekler veya vejetaryen lokantaları, deniz ürünleri gibi seçenekler de bol ve kolay ulaşılabilir.İstanbul Restaurant, Urfa Dürüm, Menekşe gibi Türk lokantaları yanında, Chez H’Anna, L’as de Fallafel gibi Orta Doğu mutfağı örnekleri, Thank You My Deer ve Soya gibi vejetaryen restoranları yanında East Side Burgers, Maoz gibi vejetaryen fast food zincirleri bulabiliyorsunuz Helal Restoran olarak ise size tek bir yer öneriyorum ,                   Les Grands Enfant ,detayları aşağıda ..

Tatlılar

Tatlı söz konusu olduğunda Paris en doğru adreslerden biri. Dünya mutfağına kazandırdığı Sufle ve Creme Brulee de bunun en büyük ispatı. Paris seyahatinizde bu iki tatlıyı yerinde denemenizi mutlaka öneririm.

Paris Yemek Fiyatları

Temelde kahvaltı 7–10 Euro, öğle yemeği 5–20 Euro, akşam yemeği 10–30 Euro gibi fiyatlara mal edilebilir. Tabii konaklamanızı kahvaltı dahil almanızı şiddetle öneririm.   7 Euro uygun bir fiyatmış gibi görünse de kahvaltı kruvasan ve kahveden oluştuğu için bana göre biraz pahalı.Herhangi bir bistro veya restoranda öğle ve akşam yemeklerini, içecekler hariç ortalama 20–25 Euro civarında bulabilirsiniz. Daha pahalı veya ucuz seçenekler de mevcut.

Madem sadece yeme-içme den bahsediyoruz, bu kısa ama yoğun seyahatimizde hoşumuza giden mekanlardan bahsedelim hatta bir TOP 10 oluşturalım sizler için ;

PARİS’in bize göre en iyi ilk 10 ‘u

Durum şu ki Paris’te nereye giderseniz gidin kötü bir lezzetle veya sunumla karşılaşacağınızı düşünmüyoruz ancak herkesin kendine göre bir lezzet ,ambians ,hizmet sıralaması var muhakkak. Ancak biz yine de Paris’e yolu düşenler için bir top 10 listesi hazırladık;

1) Alain Ducasse au Plaza Athénée

25 Avenue Montaigne, 75008 Paris, 

Doğayla uyum içinde daha sağlıklı ve çevre dostu olarak , daha iyi bir yemek yeme yoluna gitmek mutlaka gerekli . Alain Ducasse ikonik Plaza Athenee içindeki restoranının konseptini bu şekilde açıklıyor.Haute Cuisine’in özgür ve neredeyse içgüdüsel bir yorumunu sunarak, ürettikleri orijinal lezzetleri, asilden mütevazı olanlara kadar tüm istisnai şeyleri ortaya çıkarı Balık-sebze-hububat üçlemesinden esinlenerek, Romain Meder’in şefi yardımıyla burada tamamen doğal bir mutfak temsil ediliyor Restoran  Patrick Jouin ve Sanjit Manku’nun tasarladığı, 10000 adet swarovski taşının kullanıldığı söylenen bir dekorasyona sahip içerideki tüm malzemeler ayrıca bir sanat eseri niteliğinde  1970’lerde Roger Tallon tarafından oluşturulan çatal bıçak takımı bile sadece restoran için yeniden düzenlenmiş. Paris’e gelmişken en iyileri deneyimlemeliyim diyorsanız burası tam size göre. Ufak bir not gelmeden önce muhakkak rezervasyon yaptırın yoksa yer bulabilme şansınız yok. Öğlen ve akşam yemekleri için oldukça şık bir alternatif. Başlangıç, ana yemek ve tatlıdan oluşan öğle yemeği menü fiyatı 210 Euro’dan başlıyor

2) En ünlü yazarların ağırlandığı ambiyansı , menüsü ve sıcakkanlı ekibi ile

“Les Deux Magots”

6 Place Saint-Germain des Prés, 75006 Paris,

“İki Çinli heykel” anlamına gelen mekanın ismi, daha önce aynı yerde bulunan türlü türlü eşyalar satan mağazadan alınmış büstlerden geliyor. 1812 yılında ilk olarak Buci sokağında kurulan Les Deux Magots, alanını büyütmek adına 1873 yılında şimdi bulunduğu yere yani St-Germain-des-Prés’ye geçiyor. İki Çinli heykel, halen restoranın ortasında tarihe şahitlik etmeye devam ediyor.

Bu eski kokulu ve şık mekandan kimler gelip geçmemiş ki… Verlaine, Rimbaud ve Mallermé sıklıkla Les Deux Magots’da buluşurlarmış. Louis Aragon, André Gide, Picasso, Jacque Prévert, Ernest Hemingway, André Breton, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, restoranın diğer yıldız müdavimleri arasında yer alıyor. Döneminin politika, sanat, edebiyat ve felsefe dünyasını iskemlelerinde misafir etmiş olan Les Deux Magots, bugün ise tüm dünyada tanınıyor.

Bizim de Paris’te kaldığımız süre içinde en fazla bulunmaktan hoşlandığımız mekan burası oldu. İlk akşam muhteşem bir de müzik grubuna denk geldik , Ertesi gün kahvaltıya akşam üstleri kahve içmeye ve çalışmaya gelip kapanışına kadar ayrılamadığımız Les Deux Magots’yu kesinlikle öneriyorum. Menüsü ve lezzetleri kadar ekibi de çok iyi. Bizim tercihimiz ya Hemingway veya Sartre ve Simon de Boulivar’ın masası oldu. Masa ve ortamın aynen korunduğunu görmek burada bulunmak için en önemli sebeplerden biri. Belki uzun uzadıya bir yemek için oturmasanız bile Fransızlar’ın meşhur tatlısı “tarte tatin” eşliğinde bir kahve için duraklayabilir ve bu tarihi mekanın kokusunu içinize çekebilirsiniz.

3)“Les Grands Enfants”

160 Boulevard de Charonne,75020 Paris

Paris’in en iyi Halal (Helal) Restoranı diyebilirim. Kısa süre kaldığımız Paris’te 3 akşam burada yemek yedik.

Menü bizim damak tadımıza uygun ve diyebilirim ki İstanbul’da bulacağınız aynı yemeklerin çok daha fazla lezzetlerinin çok üstünde .Servis sunum ve lezzet bizden tam puan aldı .

Kremalı Kabak Çorbası,

Portakallı Ördek

FiletMignon

Damağımızda kalan nefis lezzetlerden sadece bir kaçı tatlı olarak servis ekibinin önerilerini dikkate alın derim benim tattığım limonlu pie ve Tiramisu her ikisi de mükemmeldi

4) “Le Procope Restaurant’

13 Rue de l’Ancienne Comédie, 75006 Paris,

Le Procope Restoranı dünyanın ilk cafe’si olma özelliğini taşıyor ve Amaretto ve karamel gibi sırlı köpüğü gibi orijinal kurucusuna saygı duyan bazı yemeklere İtalyan bükümüyle çok geleneksel ve rafine edilmiş Fransız mutfağı sunan geleneksel dana usulü dana ve dana suyunda üretilen kaynayan dana eti gibi lezzetleri deneyebilirsiniz. Procope ilk açıldığında olduğu gibi. Diğer yemekleri, hazırlamak için üç gün süren geleneksel bir Coq au Vin, kabuklu deniz ürünleri tabağı, karabiber ile Normandy ızgara kaburga biftek, somon tartar, dereotu ile füme uskumru, pate en croute, portakal veya alabalık ile Fransız ördek magret meuniere ve badem birkaç isim. Ayrıca, 2013 yılından itibaren 36 € ‘luk bir ücret karşılığında başlangıç, ana yemek ve tatlı seçenekleriyle Philosophers Menüsü olarak adlandırılan üç özel yemek yemeği de sunulmakta.

5 ) “ Le Bar a Huitre

Gördüğüm tartışmasız en iyi deniz ürünleri ve istiridye restoranı. Farklı konsepti ve sunumuyla midenizden önce gözlerini doyuruyor.Fiyatlarını umursamıyorsnuz bile Mutlaka ama mutlaka gidilmeli ve o 3 katlı kabuklu deniz ürünleri kulesi masanıza gelmeli. Gözlerinize inanamıyacaksınız.

6) “Crepes St Germain”

Paris’te hemen hemen her yerde krep yiyebilirsiniz pek çok şık krep restoranı bulabilirsiniz ancak emin olun ki buradaki lezzeti hızı hiçbir yerde bulamazsınız.

St. Germain des pres te Cafe Les Deux Magots un hemen karşısında metro durağına inerken görebileceğiniz krep istasyonu şu ana kadar yediğim en lezzetli krepleri yapıyor hem de 3 Euro’ya ! Bağımlısı olacağınıza iddiaya girerim.

7)Café de Flore (1887)

172 Boulevard Saint-Germain, 75006 Paris

Les Deux Magots ‘u daha fazla tercih etmemize rağmen  “Café de Flore” da en az onun kadar tarihi, edebi ve sanatsal bir geçmişe sahip.

İsmini mitolojik bir tanrıça olan Flore’ün aynı bulvarda bulunan heykelinden almış. 1913 yılında ünlü yazar Guillaume Apollinaire’in mekanı keşfetmesi üzerine namını sanat çevrelerinde duyuran Café de Flore’da, sıklıkla sürrealistlerin buluşmaları gerçekleşiyor. Böylece Café de Flore, elit entellektüellerin uğrak restoranlarından biri haline geliyor.Bugün hala kalburüstü Parislilerin ve turistlerin  akınına uğramayı başaran Café de Flore’u, gelmişken mutlaka görün

9)  L’Entrecote de Paris

29 rue de Marignan  Champs-Élysées , 75008 Paris

Paris in en iyi et restoranı zinciri olduğu söyleniyor. Ben bu kez gittiğimde maalesef zamanım olmadığı için nefis Cafe De Paris soslu bifteği tadamadım ama mutlaka öneriyorum .Tabiki ,rezervasyon yaptırmayı unutmayın!

9) Laduree

Paris ‘te ChampElyse de Laduree mağazasını görünce buraya sadece ‘makaroncu’ diyemiyorsunuz.Zira ünlü modacılara tasarlattığı kutuları (jean-paul gaultier), dükkanlarındaki ortam, renkler, koku, kısaca ambiyansı ile burayı görmelisiniz

Makaronu haliyle diğer makaron bulabileceğiniz yerlerden biraz daha pahalı değer mi değmez mi bilinmez ama eğer Paris’e gelirseniz burayı mutlaka görün hatta üst katta ki cafesinde ortamın keyfini çıkartmak için kahvenizi yudumlayın

10 ) Le Soubise

16 Place Charles de Gaulle, 78100 Saint-Germain-en-Laye,

Seçtiğimiz tüm restoranların içinde Paris dışında olan tek mekan Le Soubise. Paris dışında şirin bir bölege olan Saint German en Laye nin belki de en cool mekanı.Paris’e geldiğimiz ikinci akşam uğradığımız bu mekanda belkide fransızlara özgü en iyi Soğan Çorbasını yedik. Yanında servis edilen şarap da bir o kadar lezzetliydi. Paris’i zaten biliyorum diyorsanız bir akşam Paris dışına kaçın ve yemeğinizi bu güzel mekanda yiyin.

Paris Halk Pazarları

Bunların yanısıra en güzel öneriler,İstanbul’da üyesi olduğum GTD (Gastronomi Turizm Derneği) başkanı değerli arkadaşım Gürkan Boztepe’ye seyahatimden bahsettiğimde beni yönlendirdiği derneğimizin Paris temsilcisi  ve aynı zamanda Fransız -Türk  İşadamları Derneği Başkanı çok değerli Selçuk Önder’ den geldi.

Selçuk, uzun yıllardır Paris’te yaşıyor ,tam bir gastronomi sevdalısı .Çok güzel bir çevresi ve dostlukları var hal böyle olunca Özellikle Fransa ile iş yapmak isteyen türk yatırımcıların mutlaka tanışması gereken bir isim.

Selçuk ‘la yoğun programlarımıza rağmen Paris’in en güzel bölgelerinden biri olan Rue des Martyrs ‘de görüştük .Bu bölge New York’un Londra’nın SOHO su gibi.

Bölge deki değişimler en şık en cool mekanlar en lezzetli yemekler tamamını hep anlattı hem birlikte bölgeyi gezdik. Bölgenin yine en cool otellerinden biri olan Hotel AmourParis ‘te whitetea lerimizi içerek biraz Istanbul’dan bolca Paris’ten konuştuk

Selçuk ile yaptığım bu keyifli söyleşinin tamamını yine youtube sayfamda yayınlayacağım, takipte kalın..

”MUTFAĞIN KÜLTÜRÜ”

Bu yazımda Paris seyahatimde gözlemlediğim Parisien yemek alışkanlıklarını mekanları aktarmaya çalıştım. Ancak elbetteki herşey bunlarla bitmiyor.

Paris demek tam anlamıyla Gastronominin başkenti ve uzun yıllardır süregelen bir yemek ve mutfak kültürü demek.

Biraz da bunun nedenini yani Paris’in neden bugün dünyanın en önemli mutfak kültürlerinden biri olduğunu, temel yapı taşlarını, tabii ki  yine dünyanın en önemli mutfaklarından olan Türk mutfak kültüründen de bahsederek  ve biraz da kendi mutfak kültürümüze şu ana kadar neden bu kadar ‘Fransız’ kaldığımız konusundaki hayretimi de dile getirerek , kısaca paylaşmakta fayda görüyorum.

Öncelikle ilk MUTFAK Kültürünün ortaya çıkmasını , kendi mutfağımızın ve fransız mutfağının gelişiminde önemli olan kişileri ufak bir karşılaştırmasıyla başlayayım ve çok önemli bir bilgi vereyim sizlere ki bu bilgiler neden kültüre sahip çıkmamız gerektiğine biraz olsun ışık tutabilsin açıklık getirsin

Dünya ‘da Mutfak Kültürünün Kaynağı 

Dünya’daki mutfak kültürlerinin oluşum kaynağının Mezopotamya bölgesi olduğu ve bu bölgenin de Anadolu’da bereketli topraklar olarak adlandırılan coğrafyada yer aldığı söylenmekte,çünkü ilk yerleşik hayatın başladığı ve tarımın ilk defa yapıldığı topraklar olan Mezopotamya, mutfak sanatları da dahil olmak üzere bilginin her alanında medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır .Mutfak Kültürünün gelişmesinde önemli yer tutan yemek reçetelerinin veya yemek tariflerininde bulunduğu en eski yemek kitapları ağırlıklı olarak halen dünyanın en iyi 3 mutfağı olarak gösterilen Fransız, Çin ve Türk Mutfağı kitaplarıdır.Osmanlı mutfağı ve Fransız mutfağı dünyanın en önemli mutfaklarından ikisini oluşturmaktadır. Her iki ülke mutfak kültürü önceleri başkentlerinde görülmüş: örneğin Topkapı sarayının bulunduğu saray mutfak adabı, Paris saray mutfağı aristokrasi dönemlerine damgasını vurmuştur.

Ancak biliyoruz ki önemli olan kültürünüze sahip çıkmak, geliştirmek ve görünen o ki, Fransızlar bunu çok iyi yapıyorlar

FRANSIZLARIN DÜNYA MUTFAK KÜLTÜRÜNE  KATKILARI 

işte karşınızda Şeflerin Kralı ve Kralların Şefi  : Auguste Escoffier

Fransız mutfağı denildiğinde akla gelen ilk isim 1847 yılında doğan şef Auguste Escoffier Mutfak ve gastronomi alanındaki katkılarından ötürü ünü tüm dünyaya yayılmış olup kendisi ‘Şeflerin Kralı ve Kralların Şefi’ olarak tanınmıştır. Ünlü Şef, Savoy Hotel’in mutfaklarını yönetirken servis ve mutfak organizasyonuna kökten değişiklikler getirmiş. Yemeklerin planlı bir düzenle sunulduğu modern mönü anlayışının yaratıcısı olarak bilinmekte.Eski servis sisteminde tüm yiyecekler (20-30 çeşit) aynı anda masaya konmaktaydı. Bunun da sebebi konuklara daha zevkli ve zengin görünmesi içindi. Ancak bu sistem de yiyecekler daha yenmeden soğumakta, konuklar ise yalnızca erişebildikleri yemekleri yiyebilmekteydi. Escoffier Yemek teşhir ve sunum sanatını sadeleştirmiştir. Mutfak bölümünde ihtisaslaşmış ve belirli görevler üstlenen bölümlerin yaratıcısıdır.Escoffier ile birlikte gelen anlayış herkese bir veya iki çeşit yemek sunulması ve herkesin yemeğini menüde belirlenen bir sıraya göre yemesidir. Escoffier’in yemek ve servis anlayışını en iyi şekilde, çoğumuzun hiç önemsemediği çorba için söylediği ‘ çorba, temayı belirleyen üvertürdür’ veciz sözü özetlemektedir.Escoffier, sofralara yeni yemekler kazandıran ünlü şeflerdendir. Neticede konu Fransa olunca aşk olmazsa olmaz , meşhur soprano sanatcısı Nellie Melba kendisi için büyük ilham kaynağı olduğu ve bu sanatçı için yarattığı Peche Melbe, Melba Tost ve daha birçok tatlı ve yemek günümüz restoranlarının mönülerini zenginleştirmeye devam etmektedir.

Şimdiki yüzyılın en iyi şef’i yine bir Fransız : Alain Ducasse

1956 doğumlu Alain Ducasse, Fransız asıllı Monako’lu bir aşçı. Aralarında 3 Michelin yıldızlı Dorchester Restoran’ın da bulunduğu bir restoranlar zincirinin sahibi.16 yaşında Bordeaux otelcilik okulunda ve aynı zamanda Pavillon Landais restoranında meslekiçi eğitim görmeye başladı.

Buradan sonra Michel Guerard’ın restoranı Eugenie-les-bains’te çalıştı. Daha sonra Moulin de Mougin restoranda, ünlü şef Roger Verge’in yanında çalışmaya başladı, burada daha sonra kendisini meşhur edecek olan Provence mutfağı speasyalitelerini öğrendi.

Baş aşçı olarak ilk kez Mougins restorandaki L’amandier’in mutfağını üzerine aldığı zaman başladı. Bunun ardından Juan-Les-Pıns’teki Juana Otel’deki baş aşçılık görevini kabul etti. 1984’te iki Michelin yıldızı aldı. Aynı yıl bir Learjet uçak kazasından tek kurtulan kendisi idi.1996’da Paris’te açtığı Alain Ducasse restoran açılışının daha sekizinci ayında 3 Michelin yıldızı ile taltif edildi.

Ducasse 2000’de New York’ta Alain Ducasse restoranını açtı ve kırmızı rehberin 3 yıldızını 2005’te aldı, böylece kırmızı rehber New York şehrinde ilk kez kullanılmış oluyordu. Bu restoran 2007’de kapandı yerine Ducasseö 2008’de New York’ta daha ‘casual ‘ bir restoran açtı ve Washıngton DC’de de bir Alain Ducasse şubesi daha açtı.

Ducasse böylece 3 şehirde 3 farklı restoranının üçünde de üçer tane Michelin yıldızı olan ilk aşçı ve restoran işletmecisi oldu. Aynı zamanda kariyeri boyunca 19 Michelin yıldızı alan dünyadaki tek aşçı kendisi.

Dünya’nın ilk Cafe Restoranı  Paris’te açılmış

Le Procope

Le Procope Restoranı dünyanın ilk cafe’si olma özelliğini taşıyor ve Paris’te şu anda hala aynı yerde bulunuyor, her yıl binlerce kişi tarafından ziyaret edilen ve birçok ünlü insanın gördüğü prestijli bir ortama sahip. Procope, ilk kez 1686’da Palermo, Sicilya’dan olan Francesco Procopio dei Coltelli’nin Paris’teki bu restoranın hala bulunduğu Rue des Fosses Saint-Germain’de bir kahve evi açmaya karar vermesiyle kurulmuş.Bu tarihi cafede o dönemlerde rastlanan ünlü isimlerden bazıları Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Notre Dame ve Honore Balzac’ın Hunchback’i yazan Victor Hugo , Denis Diderot ve Jean le Rond d’Alembert’in 18. yüzyılda ansiklopediyi kurduğu ve ürettiği ve Amerika’nın kurucu babası olarak bilinen ve Bağımsızlık Bildirgesi’ni yazdığı Benjamin Franklin’in bulunduğu yer olarak tanınır. . Fransız Devrimi sırasında Maximilien de Robespierre, Georges Danton ve Jean-Paul Marat’ın tanıştığı Napoleon Bonaparte ile birlikte Procope’ta şapkasını bir Teğmenken borçlarını ödemek için bir rehin olarak bıraktığım bu kafede buradaydı.    Ve son yıllarda sanatçılara, yazarlara, politikacılara, profesyonellere ve ünlü sanatçılara hala uğrayacak, aynı zamanda Paris’teki bu tarihi geçmişi deneyimlemek için turistlerin akın ettiği bir yer haline geldi.

Pek çok kaynak ta der ki ilk modern restoranı da  Paris’te 1760 yılında Boulanger adlı biri tarafından açıldı. Boulanger, sağlığa iyi geldiğini iddia ettiği çorbalarıyla bir çorbacı olarak ortaya çıkardığı restoranına da tazelik veren yani restoratif anlamında “restaurers” adını verdi. Tabii bu gelişme herkes tarafından sevinçle karşılanmadı. Özellikle o dönemki loncalar tarafından.Fırıncılar loncası olsun, aşçılar loncası olsun hepsi sırayla işleri sekteye uğrayacak, hakları elinden alınacak endişesiyle fikre pek sıcak yaklaşmadılar. Boulunger ise işine devam etti, modern restoranların temelini attığını bilmeden.

Fransız Mutfağı -Türk Mutfağı 

Benzerlikleri,farklılıkları

Her 2 ülkede Akdeniz çanağında olmasına rağmen yemek kültürlerinin neredeyse tamamen birbirinden farklı olduğunu belirtmeliyim  Özellikle yemeklerin tamamlayıcı unsurunun “sos”lar olması başlı başına Türk mutfağı ile ayrıcalık gösteriyor bildiğiniz gibi Türk Mutfağında “sos” bulunmuyor. Bunun dışında gerek kahvaltı öğününde, gerekse diğer öğünlerde farklılıklar gözlemleyebiliriz Sadece çeşit olarak değil aynı zamanda yiyeceklerin pişirilme teknikleri ile de iki mutfak birbirinden ayrılmaktadır.

Çorba ve çayın Türk mutfağında kahvaltının vazgeçilmezi olduğu gözlemlenirken, Fransız mutfağında sütlü kahve ve sütlü çikolata özellikle tercih edilmektedir.Bu demektir ki karbonhidrat ağırlıklı olan Fransız mutfağından Türk mutfağı börek ve çörek çeşitleri dışında sebze ve meyva ağırlıklı olduğu sürece daha besleyici,yararlı ve sağlıklıdır diyebiliriz.Türk mutfağı ile Fransız mutfağı bir arada incelendiğinde hamur işleri dışında benzerlik gösterdiği pek söylenemez. Her iki ülkenin kahvaltı öğünleri birbirlerinden çok farklıdır. Fransızların  süt ürünlerini özellikle peynir çeşitleri bol olmasına rağmen kırsal alanlar dışında kahvaltıda tüketmedikleri görülmektedir.Peyniri özellikle ayrı bir öğün olarak şarapla birlikte tüketmektedirler. Daha ziyade kruasan çeşitlerinden biri ve bir fincan sütlü kahve ile hafif bir kahvaltı yapmaktadırlar. Oysa Türk mutfağında kahvaltının ana unsuru peynir, zeytin, köy ekmeği veya çörek çeşitleri ile çay olmaktadır. Daha öncede değinildiği gibi kırsal alanlarda da çorba Türk mutfağı için kahvaltının temel besinini oluşturmaktadır.

Diğer bir farklılıkta , sabah ve akşam öğünlerini hızla geçiştiren fransızlar için öğle yemeklerinin oldukça önemli olduğu. Biz ise tam tersine kahvaltı ve Akşam yemeklerini önemser dostlarımızla ailemizle birlikte uzun ve keyifli geçmesini isteriz

Fransız mutfağındaki öğün kültürü aslında sık ve az yemekle açıklanabilir

Tüm bunlarla birlikte içinde bu kadar hamur işi ,tatlı ,ekmek ve sos bulunan bir mutfak kültürüne sahip fransızların nasıl bu kadar formd da kalabildiklerini yine Paris in ünlü restotanlarından birinde garsonumuza yönlendirdiğimizde aldığımız yanıt bizi pek te şaşırtmadı .”Aslında yemiyoruz genelde şu sıralar tüm fransa vejeteryan ,vegan beslenme ‘ye yönelmiş durumda veya oldukça az yiyor çok spor yapıyoruz.

Doğru söze ne denir!

*******************************************************************************

**Yemek mekan terimlerinin kısa  açıklamaları;

Café: Sıcak yemekleri ya da sandviç çeşitlerini resmi olmadan ve kıyafet zorunluluğu aramadan sunan yerlerdir. Buralarda müzik bulmak mümkündür.

Bistro:Orta fiyatlı ve Akdeniz ve özellikle Fransız mutfağı yemek çok özellikli olmayan yani normal diyebileceğimiz yemeklerin hızla servis edilebildiği ve kıyafet zorunluluğu aranmadığı restoran türü diyebiliriz.

Etimolojik yani kelime anlamı olarak Bistro’nun Rus işgaliyle Fransızcaya girdiği ve  Rusçada ‘hızlı’ anlamında gelen ‘bystro’ (быстро) sözcüğünden türediği düşünülmektedir. Bu yüzden mekanda normal yemeklerin hızlı servisini bulmak dışında büyük beklentiniz olmamalıdır.

Brasserie: Sözlük karşılığı tam olarak ‘Birahane ‘ Ancak bugün Fransa’da kullanılan genel anlamıyla Bistro’nun çok daha kaliteli yemekleri, sabit menüsü, beyaz örtüleri olanı ve ayrıca kaliteli servis ile kimi zaman müzik sunanı diyebiliriz

Restoran (Lokanta, Restaurant ya da Ristorante): Aslında 2 tip restoranın varlığından bahsedebiliriz;

  1. Casual Dining
  2. Fine Dining

Yukarıda saydığımız tüm türlerin üstünde, kalitesi oturmuş, servisi yüksek kaliteli olması beklenen, dekoru olan, masalarda beyaz örtüsü mutlaka aranan, ambiyansı olan ve müzik duyabileceğiniz, kıyafet zorunluluğu da arayabilecek işletmeler.Bazı fine dining restoranlarda müzik ve dekorun yemeğin önüne geçmesi adına tercih edilmediği yani restoranda müziksiz ve çok basit, sade bir dekorda yemek yenebildiği de olabiliyor.